Tarih güvenliği

Açık Öğretim Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği çıkmış sınav sorularını test haline getirdik. İş Sağlığı ve Güvenliği vize ve final sınavlarından oluşan testleri online olarak çözebilirsiniz. Çözmek istediğiniz testin dönemini aşağıdaki listeden seçmeyi unutmayın. İş Sağlığı Ve Güvenliği Lisans Çıkmış Sorular, Vize Soruları,Final Soruları,Online Deneme Sınavları Güz Soruları, Bahar Soruları. – auzef çevrimiçi sınav 11647 İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KANUNU Kanun Numarası: 6331 Kabul Tarihi : 20/6/2012 Yayımlandığı Resmî Gazete : Tarih : 30/6/2012 Sayı: 28339 Yayımlandığı Düstur: Tertip : 5 Cilt : 52 BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı; iúyerlerinde iú sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve İmza: Tarih: Sonuç: ELEKTRİKLİ ÇALIŞMALARDA İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ DEĞERLENDİRME SORULARI 1. Bir iletkenden akan elektrik akımı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? 2020-2021 Yılı 4.Sınıf Trafik Güvenliği Ders Kitabı (Cem) pdf olarak sitemize eklenmiştir. İncelemek ve indirmek için tıklayın. A-Doğrudan iş güvenliği uzmanlığı-işyeri hekimliği sınav türüne katılarak başarısız olanlar ile 27 Temmuz 2015 tarihinden önce başlayan eğitim programlarına kaydolup sınava katılarak başarısız olanlar ... Anılan tarih ve saatten sonra başvuru yapan/eksik evrak tamamlayan adayların başvuruları ancak bir sonraki ...

Tarih memeleri ve latifeleri buraya!

2019.10.06 16:22 dilivdik123 Tarih memeleri ve latifeleri buraya!

Tarih memeleri ve latifeleri buraya. HistoryMemes but it's Turkish. Both English and Turkish are allowed. (But read the rules) Discord sunucumuz menu ve sidebarda mevcuttur.
[link]


2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.15 15:22 acarosgb İstanbul OSGB Firmaları - İşe Giriş Sağlık Raporu Acar OSGB

İstanbul OSGB Firmaları

6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği yasası kamu ve özel sektöre ait tüm işletmeleri kapsamaktadır. İş Güvenliği Uzmanı, İş Yeri Hekimi, risk değerlendirmesi, isg eğitimi gibi hizmetleri iş verenler almak zorundadır. Yönetmeliğin 4. Maddesinin f bendinde OSGB (Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi), “Kamu kurum ve kuruluşları, organize sanayi bölgeleri ile 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre faaliyet gösteren şirketler tarafından, işyerlerine iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini sunmak üzere kurulan gerekli donanım ve personele sahip olan ve Bakanlıkça yetkilendirilen birim” olarak tanımlanmıştır. İstanbul OSGB firmaları içinde bulunan ACAR OSGB 2004 yılından bugüne kaliteli hizmet vermiş ve birçok referans edinmiştir.
Acar OSGB, İstanbul OSGB Firmaları arasında en kurumsal yapıya sahip olan tek şirkettir.
Acar OSGB tecrübeli ve uzman ekibiyle firmanızın ihtiyacı olan tüm iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini en iyi şekilde verebilmektedir. OSGB hizmetleri hakkında detaylı bilgi almak ve hizmet talep etmek için iletişim bölümümüzden bizimle iletişime geçebilirsiniz.
submitted by acarosgb to u/acarosgb [link] [comments]


2020.07.04 03:13 osmanonurkoc Kürt sorununa dair

CUMHURİYET DÖNEMİ KÜRT RAPORLARI
PKK ile Ankara yönetimi arasındaki diyalog sürecinin başlamasıyla önemli bir dönüm noktasına gelen Kürt Sorunu’nun kökleri, PKK’nın silahlı faaliyete başladığı 1984 yılından çok daha gerilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin en önemli odaklarından birisi olan Kürt Sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından ilk kez, bir yıl arayla çıkan Nasturi ve Şeyh Sait İsyanı’yla görünür hale geldi.
1924’te Güneydoğu Anadolu'da Süryanilerin bağımsızlık için başlattığı Nasturi isyanını, 1925’teki Kürt aşiretlerinden yaklaşık beş bin isyancının merkezi yönetime başkaldırışı takip etti. 1925’le 1937 yılı arasında yaklaşık yirmi bölgesel isyan başlatılsa da, hepsi ordu birlikleri tarafından bastırıldı ve hiçbiri, Kürt Sorunu’nun kilometre taşlarından birisi olan ve Tunceli’de resmi rakamlara göre 13 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Dersim İsyanı kadar büyük etki oluşturmadı.
Bugün adı Tunceli olan Dersim’de yedi ay süren isyanın ardından uzun yıllar sessizliğin hakim olduğu bölgede çatışmalar, 1984 yılında faaliyete başlayan PKK’nın Eruh ve Şemdinli Baskını’yla yeniden başgösterdi. Söz konusu kırılma noktalarıyla zaman zaman siyasi çatışma düzeyinde tartışılan Kürt Sorunu, güvenliği ve askerin rolünü esas alan veya sözkonusu etnik gruba yönelik engellerin kaldırılmasını hedefleyen değişik yaklaşımlarla ele alındı.
1925 ile 1961 yılları arasında ve 1980’lerin sonundan günümüze dek sorunun çözümüne yönelik çeşitli raporlar yazıldı. Bunların belli başlıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Raporu (1925) Dahiliye Vekili Cemil Uybadın Raporu (1925) Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Raporu (1926) Vali Ali Cemal Bardakçı Raporu (1926) Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören Raporu (1930) Fevzi Çakmak Raporu (1931) Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay Raporu (1931) Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931) Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936 Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935) Umum Müfettiş Abidin Özmen Raporu (1935) İktidar Vekili Celal Bayar Raporu (1936) CHP Azınlıklar Raporu, 1940 Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1943) Maliye Müfettişi Burhan Ulutan Raporu (1947) 27 Mayıs 1960 Doğu Raporu (1961) DSP Güneydoğu Raporu (1987) SHP Raporu (1990) Recep Tayyip Erdoğan Raporu (1991) MÇP Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Raporu (1991) SHP Nevruz Raporu (1992) Adnan Kahveci Raporu (1992) ANAP Raporu (1993) TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu (1997,98) CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu (1999) Algan Hacaloğlu Raporu, 2000 DTP Siyasi Tutum Belgesi/ Demokratik Özerklik (2007) Saadet Partisi Raporu (2009) AK Parti Demokratik Açılım Kitapçığı (2010) 
Abdülhalik Renda Raporu, 1925
Dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından 1925 yılında kaleme alınan raporda, Kürtler arasında 'artan milliyetçilikten' duyulan endişe aktarılıyor. 14 Eylül 1925 tarihinde dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye sunulan rapor, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Kürt Sorunu raporu olarak biliniyor.
Bastırılan Şeyh Sait İsyanı’nın ardından doğudaki 10’un üzerinde şehri gezerek paylaştığı izlenimler ışığında Renda, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede 'Türkleştirme politikası' izlemenin gerektiğini savunuyor.
Kürtlerin kendi dillerini yaşatıyor olmasını milli aidiyete bir darbe olarak gören Renda, Türkçe konuşmaya 'teşvik' için bölgede Kürtçe konuşanlara işlerinde zorluk çıkarılmasını savunuyor. Dilin anahtar rolüne işaret eden rapor, devletin yaklaşımının temellerini oluşturması sebebiyle büyük önem teşkil ediyor.
Ayrıca bölgedeki gizli silahlanmanın da önüne geçilmesi gerektiğini ifade eden Renda, bölgedeki aşiretlerin de zayıflatılmasını istiyor.
Cemil Uybadın Raporu, 1925
Renda’yla birlikte Şark Islahat Planı’nın temelini oluşturan bir diğer rapor ise, aynı yıl Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından kaleme alındı.
Diyarbakır (Ergani), Mardin, Siirt, Şanlıurfa (Siverek), Tunceli (Dersim) valileriyle yaptığı görüşmelerde edindiği bilgileri temel alan Uybadın, Şey Sait isyanının bastırılması sürecinde devletin sert tutumunun asayişi sağladığı, ancak bunun halk nezdinde devlete karşı bir tepki oluşmasına sebep olduğu şeklinde bir sorun tespitinde bulunuyor. Bölgedeki Kürtçü hareketin arkasında dış güçleri gören Uybadın, sorunun sürmesinde İngiltere ve Fransa’nın rolüne işaret ediyor. Kürt hareketinin aşamalı olarak Fırat Nehri'nin doğusuna ve sınır dışına sürülmesi gerektiği görüşünde olan Uybadın, Şeyh Sait İsyanı’nda 60 bin silah toplanmasına rağmen, Dersim’de tedbir alınmadığına değiniyor.
Uybadın’ın raporunda yer verdiği Kürt Sorunu’na yönelik çözüm önerileri arasında, zorunlu iskan politikası da var. Ubaydın, 'Kürt köylerine Türkleri yerleştirmek', 'Hristiyan azınlıkları bölgeden çıkarmak', 'doğudaki nüfusun batıya göçünün özendirilmesi' ve 'sıkıyönetim ilan edilmesi' gibi politikalarla öne çıkıyor.
1925’te yazılan Abdülhalik Renda ve Cemil Ubaydın raporları; Mahmut Esat Bozkurt, Kazım Orbay, Cemil Ubaydın ve Abdülhalik Renda tarafından kaleme alınan 1925 yılı tarihli 'Şark Islahat Planı'nı şekillendirmesi açısından büyük önem taşıyor. Aynı yıl Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilerek yürürlüğe giren plan, hemen öncesinde yazılan iki raporun işaret ettiği gibi doğunun demografik yapısının değiştirilmesi, Kürtlerin doğuya yerleştirilmesini öngören iskan politikası, güvenlik odaklı olarak istihbarat ve ulaşım ağının iyileştirilmesi, güvenlik görevlilerinin, hükümet temsilciliklerin ve eğitim kurumlarının artırılması, Kürtçenin yasaklanması ve çocukların ailelerinden alınarak Türkçe eğitimi verilmesini ve Türklük propagandası yapılmasını öngörüyordu.
1921 yılından itibaren çeşitli bölgelerde güvenlikten iskan politiklarına kadar geniş yetkilerle donatılmış Umum Müfettişliklerinin varlığı, Kürt Sorunu’na yönelik bakışın geçerli olduğu dönemin anlaşılması için önemli bir ipucu niteliği taşıyor. Ulus devlet anlayışının ülke sınırındaki her bir bölgeye nüfuz etmesini hedefleyen ve Tek Partili Dönem’in bitimine kadar varlığını sürdüren bu kurumlar, söz konusu Islahat Planı’nın hayata geçmesinde önemli bir role sahipti.
Hamdi Bey Raporu, 1926
1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporu, Dersim bölgesindeki 'olası bir krize' ve bunu engelleyecek 'tedbirlere' odaklanıyor.
Dersim Sorunu’nun Osmanlı Dönemi’ne dayandığını söyleyen Hamdi Bey, giderek 'Kürtleştiği' gerekçesiyle umutsuzluğa kapıldığı bölgenin ancak askeri bir harekat ile 'düzene gireceği' görüşünü savunuyor.
Bölgeyi güvenlik odaklı olarak geliştirmeye yönelik, fabrika kurmak, yol yapmak gibi faaliyetleri nafile girişimler olarak gören Hamdi Bey’in raporu da kendisinden önceki raporlar gibi, hükümet politikalarını değiştirmeye yönelik özeleştiri niteliği taşımaktan çok uzak olmak ve durumu yalnızca asayiş sorununa indirgemekle eleştiriliyor.
Cemal Bardakçı Raporu, 1926
Dönemin Elazığ Valisi olan Cemal Bardakçı’yı kendisinden önce rapor kaleme alan isimlerden farklı kılan, Osmanlı İmparatoru Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminden bu yana süregelen sorunun, bölgede devlet eliyle gerçekleşen katliamlara bağlaması. Askeri hareket yerine bölgedekilerin hükümetin iyi niyetine inandırılmasının gereğine inanan Bardakçı, çözümün Dersim’deki sosyo ekonomik sorunların bölgedeki işsizliği ve eğitimsizliği gidermek suretiyle refahı arttırmaktan geçtiğine inanıyor.
Dersim’deki temel rahatsızlıkların bölgedeki Sünnilerin Alevilere yönelik baskısı ve ‘Kürt’ diye ötekileştirmesinden geçtiğini ifade eden Bardakçı, bölgede Kürtlerin çoğunlukta olduğu bilgisinin doğru olmadığını savunuyor.
Bardakçı'ya göre, Dersimliler, öldürülmekten ve göçe tabi tutulmaktan korkuyor. Silah bırakmamalarının sebebini de devletin olası bir müdahalesine yönelik korku olarak açıklıyor.
İbrahim Tali Öngören Raporu, 1930
Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in, 1930 yılında rapor haline getirdiği anlatımında sertlik yanlısı ve güvenlik odaklı bir perspektifin izleri görülüyor.
Dersim’in izole edilmesi fikrine taraf olan Öngören, Elazığ’da bulundurulacak ordu birliklerinin isyan eden köyleri bombalamak, köylülerin iskan hakkını elinden almak ve bölge halkının mallarına zarar vermek suretiyle durdurulmasından yana.
Dersim’in köy ağalarının etkisi altında olduğunu altını çizen Öngören, bu kişilerin Dersim’den çıkartılıp Batı’ya göçe zorlanmasını da temel çözüm önerileri arasında sunuyor.
Fevzi Çakmak Raporu, 1931
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından ülkenin ilk Başbakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yazdığı Kürt Sorunu raporunda, Dersim halkını, 'eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş grup' olarak tanımlıyor. "Dersimliler okşanmakla kazanılmaz" sözleriyle sert tedbir yanlılığını ortaya koyan Çakmak, Hamdi Bey ve Öngören’in söylediği gibi, bölgedeki soruna, Dersimlilere yönelik zorunlu iskan politikaları ve askeri baskıyı artıran yöntemlerini çare olarak sunuyor.
Çakmak’ın 'Kürtlüğün eritilmesi gerektiğini' savunduğu bölgeye 'koloni' muamelesi yapılmasını ve burada bir koloni idaresi kurulmasının gereğini savunduğu bölüm raporun en çarpıcı bölümlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Ömer Halis Bıyıktay Raporu, 1931
Mustafa Kemal’in yanında birçok cephede savaş veren Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay, aynı dönemde konuya değinen Çakmak’ın aksine Dersimlilerin 'eşkıya' olduğu görüşünü reddediyor. Halkın zor şartlar ve ağalık boyunduruğu altında olduğunu savunan Bıyıktay, Dersim’e yapılacak Türklük ve din esaslı bir harekata karşı çıkıyor. Silah yerine serbestliğin aracılığına inanan Bıyıktay, askerin bölgeyi silahsızlaştırmak için hızlı bir çalışma yapamaması durumunda, asıl silahlı grupların güvenlik güçlerinin bulamayacağı noktalara saklanacağı ve hedefin yerli halk olacağı yönünde görüş belirtiyor.
Dersim’in vilayet olması gerektiğini savunanan Bıyıktay raporunda, bölgeye yetiştirilmiş memurların gönderilmesi, yol ve köprü inşaatlarıyla hem bölgenin gelişmesi hem de yerli halka istihdam sağlanması gibi silah içermeyen çözümlere yöneliyor.
Şükrü Kaya Raporu, 1931
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kendisiyle aynı dönem rapor kaleme alan pek çok ismin tersine, Dersim’e yönelik herhangi bir askeri müdahalenin gerekli olmadığını savunuyor.
Aynı zamanda eski İçişleri Bakanı olan isim, 1931 yılında yazdığı raporda, Dersim’deki sorunun devlet eliyle yaratılmış olduğunu ifade ediyor.
Kaya raporunda, pek çok isimden farklı olarak ağaların baskısı altındaki halkın topraklandırılması ve ağalara bağımlılıklarının önüne geçilmesinin gereğini savunuyor.
Yerli memurların yerine idealist görevlilerini bölgeye tayin edilmesinin gereğini savunan Kaya; yol, okul gibi bölgeyi kalkındıracak adımları da destekliyor.
Olası bir askeri harekettan önce, bölgedeki tüm silahların toplanması, aşiret reislerinin batıya göçünün sağlanması ve bölgeye sığınan kaçak mahkumların yakalanması gerektiğini savunan Kaya raporunda, çeşitli safhalardan oluşan ve yıllarca sürmesi öngörülen bir plana yer veriyor.
Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936
Dönemin Tunceli Valisi ve Dördüncü Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan, Dersim’e yönelik askeri bir operasyona destek veren isimler arasında yer alıyor.
Alpdoğan’ın 15 gün boyunca süren Umum Müfettişliği toplantısında paylaşılan raporunda Dersim’de "Hükümetin halkı Ermeniler gibi katledeceği gerekçesiyle" isyan tohumları ekildiğine yer veriliyor. Bölgedeki Türk aidiyeti kurulması ve arttırılması gerektiğini savunan Alpdoğan, bölge halkını 'dağ Türkçesi konuşan' ve 'kendisini Kürt zanneden Türkler' olarak tanımlıyor.
Alpdoğan’ın raporu, Dersim’e yönelik sert müdahalenin çıkış noktası ve hareket planı sayılabileceği için büyük önem arz eden bir metin diye tanımlanabilir.
İsmet İnönü Raporu, 1935
Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynayan ve isyanın akabinde sıkı yönetim ilan eden dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün raporunda Dersim’de olanların sorumluluğu devlet politikasıyla ilintilense de çözüm, iskan politikaları ve güvenlik tedbirlerinde aranıyor.
İnönü, bölgedeki sorunun zeminini, hükümetin halka inememesi, bölgedeki toprak ağası baskınlığı ve valilerin politika tutarsızlığı olarak görüyor. İnönü, bu değişkenlerin, Dersimli Kürtlerin soygun gibi suçlar işlediği, 'tekinsiz' bir ortam yarattığı görüşünü savunuyor.
Sorunun çözümünde asker gücünü anahtar olarak gören İnönü, bölgede 'Kürdistan kurulması tehlikesine' vurgu yapıyor. Tam da bu sebepten İnönü de kendisinden önce tespit ve çözüm önerisinde bulunan isimler gibi, bölgeye yönelik askeri operasyonların okullar yoluyla gerçekleştirilecek Türkleştirmeyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Abidin Özmen Raporu, 1935
Umum Müfettişi Abidin Özmen, raporunda "Türk nüfusunun asimile olmasından" ve Ermenistan’daki Markist ve Leninist enstitülerde yapıldığını ifade ettiği Kürtçülükten duyduğu endişeyi dile getiriyor.
Özmen, öncüllerinden farklı olarak 'Kürtçülük' meselesini Suriye, ABD ve Rusya başta olmak üzere pek çok yabancı ülkenin desteğiyle oluşan bir sorun olarak görüyor.
Kürtlerin giderek artması endişesiyle yola çıkan isim, iskan politikaları, Türkçe eğitim, doğu bölgelerine özel öğretmenlerin gönderilmesi gibi önerilerin yanı sıra, daha önce telaffuz edilmemiş iki fikre daha yer veriyor: Türk erkeklerin Kürt kızlarıyla evlendirilmesi ve devşirme usulüyle çocukların ailelerinden alınıp ayrı yetiştirilmesi.
Sorunun çözümünün asimilasyon olduğunu savunan Özmen, raporunun sonunda meselenin zamana bırakılmamasına ve derhal çözümüne vurgu yapıyor.
Celal Bayar Raporu, 1936
Daha sonraları başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak İktisat Vekili Celal Bayar, 1936 yılında yazmış olduğu raporuyla, Kürt Sorunu’na, kısa bir süre önce bölgeyi inceleyen İnönü’den çok farklı bir tutumla yaklaşıyor. Bölgedeki sorunun vatandaşla devletin arasına girmiş olan ağalık sistemi olduğuna işaret eden Bayar, bölgede suç işleyenlere yönelik cezalandırma politikalarının kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep olması ihtimaline değiniyor.
Doğu illerindeki otorite boşluğunun Cumhuriyet'in kuruluşunun çok öncesine dayandığını ve bu hassas soruna yönelik herhangi bir müdahalenin büyük hassasiyetle yapılması gerektiğini söylüyor.
Bölgeye deneyimli memurlar gönderilmesi gerektiğini savunan Bayar, bölgedeki ulaşım sorununun çözülmesinin öncelikli olduğunu düşünüyor. Sosyoekonomik yapının da önemine değinen iktisat vekili, köylünün toprak sahibi yapılması gerektiği ve bölgedeki ağalık sisteminin gücünün kırılması gerektiğini söylüyor.
Bayar ayrıca kendisinden önceki hiçbir raporda yer verilmeyen bir öneriyi dile getiriyor: Evlerinde çok vakit geçiren halkın el sanatlarına yönlendirilmesi. Ayrıca, henüz sanayileşmeye elverişli koşulların oluşmadığı bölgede, hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi gerektiğine değiniyor.
CHP Azınlıklar Raporu, 1940
Yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen, ancak 1940 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) sunulan rapor, şimdiye kadar kaleme alınan pek çok raporla benzer bir perspektife sahip. Söz konusu rapor, Kürt Sorunu’nun çözümünde zorunlu iskan politikası ve asimilasyonla Türkleştirmenin gereğini savunuyor. Dil sorunun çözümüne öncelik verilmesi gerektiği savunulan raporda, bunun bölgeye yatılı okullar inşa edilmesi, Kürtçe bilen öğretmenlerin köy enstittülerine dahi alınmaması gibi sert çözüm önerilerine yer veriyor.
İlkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış olan Köy Enstitüleri 1940'tan 1954'e kadar faaliyet gösterdi. [AA]
Avni Doğan Raporu, 1943
Birinci Umum Müfettişi Avni Doğan, 1943 yılında hazırladığı raporu, Abdülhalik Renda ve Cemil Uybadın’ın raporlarına dayandırıyor. Doğan’ın raporundaki "Cumhuriyetin Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir" cümlesi metnin en çarpıcı ifadelerinden biri olarak göze çarpıyor.
Doğan'ın raporu, kısa vadede bölgeye gönderilecek memurların şartlarının iyileştirilmesi, jandarma ve güvenliğin artırılması ve okullara bölge dışından öğretmen takviye edilmesi gibi 'önleyici' önerilerden oluşuyor. Ancak Doğan, uzun vadede izlenecek yolun şiddet içermemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Doğan’ın aktarımında bir diğer dikkat çeken bölüm ise uzun vadeli çözümlerin 60-70 yıllık bir süreci kapsadığı kısmı. Doğan, bölgedeki çözümün anahtarı saydığı Türkleştirmenin çok uzun yıllar boyunca, yumuşak bir yöntemle uygulamaya koyulmasını savunuyor.
Burhan Ulutan Raporu, 1947
Maliye Müfettişi Burhan Ulutan, 1947 yılında kaleme aldığı raporunda, sorunun çözüm aracının silahlı kuvvetler, yönteminin de şiddet olmadığının altını kesin olarak çiziyor. Sınırların değişmemesi için bölge halkıyla devlet arasında yakınlık sağlanmasını savunan Ulutan, bölgede güç sahibi olan ağaların Irak ve İran’la yakın ilişkide olmasının sınır güvenliğine büyük bir darbe olduğu görüşünü aktarıyor.
Halkın devletten güleryüz ve iyi muamele beklediğini belirten Ulutan bölgeye, 'hırsız ve zalim' memurlar yerine iyi yetişmiş görevlilerin atanmasını gerekli görüyor. Başka bir deyişle Ulutan, şiddet siyasetine son verilmesi gereğini savunuyor.
27 Mayıs Raporu, 1961
1960 Darbesi’nin etkisi altında kaleme alınmış ve dönemi içerisindeki en keskin görüşlere sahip raporun en çarpıcı yargılarından birisinin "Kürt meselesi yoktur" cümlesi olduğu söylenebilir. Rapor, Doğu’daki soruna "Kendini Kürt sanan Türklerin meselesi" diye bakıyor.
1961 yılında kaleme alınan rapor, öncüllerinden çok daha bir sert iskan politikasını savunuyor. Bölgede asimilasyon politikasına hız verilmesi gerektiğini belirten rapor, Türklerin doğuya, Kürtlerin ise batıya yerleştirilmesini gerekli görüyor. Bölgenin Irak Kürtleriyle ilişkisinin kesilmesinin önemine işaret eden rapor, fabrikalar kurulması suretiyle bölgenin ekonomik anlamda güçlendirilmesini savunuyor.
Bölgeye yatılı okullar kurulması gerektiğinin savunulduğu raporda, güvenliğin sağlanabilmesi için bölgenin ulaşım bakımından iyileştirilmesi gerekliliği aktarılıyor. Raporda, öncüllerinden farklı olarak yer alan "akademik işler" bölümü dikkat çekiyor. Bu başlık, "Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlayan" çalışmalara öncelik verilmesini destekliyor.
DSP Güneydoğu Raporu, 1987
Demokratik Sol Parti’nin 1987 yılında yayınladığı raporun ana fikrini, parti başkanı Bülent Ecevit’in bölgedeki güvenlik sorununun ancak güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, sosyo-ekonomik çözüm planıyla çözülebileceği görüşü net şekilde ortaya koyuyor.
Bölgedeki sorunun feodal yapıyla ilintili olduğunu savunan rapor, sıkı yönetim gibi baskıcı yöntemler yerine, bölgede her yönden iyileştirici etki sağlamanın hedeflenmesi gerektiğine işaret ediyor.
BDP İl Başkanı Çelik ve beraberindeki iki kişinin emniyetteki sorgusu sürüyor.
1984'ten bu yana Türk askeri PKK'ya karşı mücadele verdi.
SHP Raporu, 1990
Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 1990 yılında yayınladığı rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sorunun ayrılıkçı silahlı grupların yanı sıra, yanlış hükümet politikaları sebebiyle artarak sürdüğü görüşünü savunuyor. Bölgedeki anadil yasağına dikkat çeken rapor, sorunların demokratik bir yöntemle çözülmek yerine, baskının arttırılması yoluna gidildiğine işaret ediyor.
Herhangi bir etnik grubun diğerine göre daha avanatajlı olmadığı bir yurttaşlık tanımının hayata geçirilmesi gerektiği savunulan rapor, çözümü ekonomi politikalarında yapılacak değişimde görüyor. Rapor, bölgesel kalkınma için orta ve uzun vadedeki hedeflerin detaylıca belirlenmesini ve özel istihdam projelerinin hayata geçirilmesini destekliyor.
Ekonominin yanı sıra, devletin 'terör örgütlerine' yönelik tutumunda değişiklik yapması gerektiği belirtilen raporda, yönetimin bölge halkını silahlı örgütlere karşı yanına çekmesi öneriliyor.
Rapor ayrıca, çözüm için anayasadan başlayarak, olağanüstü hal kanunundaki kısıtlamaların kaldırılması ve tutukluluk süre ve koşulları başta olmak üzere pek çok konuda olumlu adım atılmasını destekliyor.
Kürt Sorunu’nu daha önceki raporlardan farklı olarak güvenlik ve ekonomi alanlarının dışında da inceleyen rapor, bölge halkının anadilde konuşma ve eğitim alma gibi hakları elde etmesi gerektiğini bildiriyor.
Recep Tayyip Erdoğan Raporu, 1991
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1991’de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken hazırlattığı raporda, daha önce 'Şark Sorunu' diye nitelendirilen sorunun aslında 'Kürt Sorunu' olduğu tespitine yer veriyor. Sorunun çözümünde resmi ideoloji ve devletin tutumunu sorgulayan Erdoğan, Kürtlerin etnik kökenleri sebebiyle çektikleri acının teleffuz edilebilmesinin çözüme giden ilk adım olduğu görüşünde.
Kürtlere, dillerini öğrenme gibi kültürel hakların tanınması gerektiğini savunan rapor, anadilde eğitimin de önünün açılmasının gereğini vurguluyor. Raporda, Kürtlere, Türklerle ortak paydaları olan İslam üzerinden ulaşılabileceğini savunuyor.
Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nden kopmak istemediğini vurgulayan rapor, çözümün şiddet ve baskıdan değil birleştirici bir tutumdan geçtiğine vurgu yapıyor.
MÇP Doğu ve Güneydoğu Anadolu Raporu, 1991
Muhafazakar Parti’nin 30 Kasım 1985 tarihinde adının değiştirmesiyle kurulan ve sekiz yıl boyunca faaliyet gösteren Milliyetçi Çalışma Partisi’nin kamuoyuyla paylaştığı tek çalışmasında PKK, ABD ve Batılı ülkelerin Anadolu’yu ele geçirmek için yarattıkları bir güç olarak görülüyor.
Doğu ve Güneydoğu’daki sorunu ekonomik olarak yorumlayan parti, raporunda, Kürt diye bir etnik kimlik ve Kürtçe diye bir dil olmadığını savunuyor.
Kürtlerin Türklerden geldiğini savunan parti, Kürt Sorunu'nu 'suni' olarak yorumluyor ve çözüm önerilerinde yalnızca ekonomiyi eleştiren bir stratejiyi hedefliyor.
Adnan Kahveci Raporu, 1992
Dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından 1988 yılında getirildiği maliye bakanlığı görevi sırasında bir rapor kaleme alan Adnan Kahveci, silahlı faaliyetlerin, demokratikleşme adı altında verilen hak ve tavizlere rağmen sona ermeyeceğini savunuyor.
Türkiye’nin gerekli demokratik olguluğa erişmediğini savunan Kahveci, "Terör ile demokratikleşmeyi birbiriyle ilişkilendirmek en büyük hatadır" diyor.
Kürtlere talep ettikleri demokratik hakların sağlanmasının mühim olduğunu söyleyen Kahveci, sıkı terör yasalarının Avrupa’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi uygulamaya koyulması gerektiğine vurgu yaparak silahlı faaliyetle Kürtlerin taleplerini net bir biçimde ayırıyor.
Kahveci ayrıca, bölünme endişesi taşımak yerine bölgenin ekonomik olarak geliştirilmesi önerisine de yer veriyor.
SHP 'Newroz' Raporu, 1992
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin 'Newroz Raporu', 1992 yılı Nevruz kutlamalarında, güvenlik güçlerinin sivil halka ateş açtığı olaylarla ilgili tespit ve çözüm önerisi kaynağı olarak yazıldı. Askerin tek taraflı saldırısı mı yoksa karşılıklı çatışma mı olduğu tartışmalı olayların ardından, SHP ekibi Kürtlere yönelik pek çok özgürlüğü savunan çözüm önerileri sıralıyor. Bunlar arasında, olağanüstü hal, bölge valiliği ve köy koruculuğun kaldırılmasının yanı sıra, Kürtçe öğrenmenin, Kürtçe yayın yapmanın ve demokrasiyi destekleyen bölge yönetimlerinin önünün açılmasının gereği savunuluyor. Raporda, 'propaganda suçunun' kaldırılması tavsiye ediliyor.
Rapor, devletin bölgeye yatırım yapması ve bölgedeki işsizliğe çözüm getirmesinin önemine de yer veriyor.
ANAP Raporu, 1993
Anavatan Partisi’nin, 1993 yılında kaleme aldığı Kürt Raporu, Kahveci’ye benzer şekilde 'teröre' karşı sert tedbirler alınmasını, ancak bölge halkına haklar tanınmasını savunuyor.
PKK’nın Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde, 1984 yılında düzenlediği saldırılar ve sonrasında, 19 Temmuz 1987 tarihinde başlatılan 'Olağanüstü Hal' uygulamasına son verilmesi gerektiğini savunuyor.
Buna karşılık parti, öncelikli saydığı güvenlik konusunda çeşitli sıkı tedbirleri destekliyor. 1993 tarihli raporda, valilere yeni yetkiler verilmesi, Güvenlik Müsteşarlığı kurulması, terörle mücadele eğitimi görmüş polis ve jandarma sayısının artırılması, PKK için özel tip cezaevleri inşa edilmesi gibi tedbir önerilerine yer veriliyor.
Refah Partisi Güneydoğu Raporu, 1994
Refah Partisi’nin 1995 seçimleri öncesi yayınladığı raporda, henüz çözülemediği belirtilen 'terör sorununa' ilişkin durum tespitleri ve çözüm önerilerine yer veriliyor.
RP’nin raporunda, olağanüstü halin kaldırılması ve istihdam sorunun çözülmesi gibi öncüllerinin de yer verdiği çözüm önerilerinin yanı sıra, Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılması gibi öneriler getiriliyor.
TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu, 1997-98
1997 tarihli TBMM Göç Araştırma Raporu, metnin kaleme alınışından bir yıl önce, dokuz CHP’li milletvekilinin Doğu ve Günyedoğu Anadolu bölgelerinde bazı yerleşimlerin boşaltılmasının ardındaki gerekçeleri araştırma çabasının eseri olarak ortaya çıktı.
Rapor, temel olarak 3 bin 428 yerleşim bölgesinde bulunan 57 bin 314 hanedeki, 378 bin 335 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor. Rapor, bu olgunun arkasında bulunan başta ekonomi ve güvenlik olan çeşitli sebeplere değiniyor.
CHP’li milletvekilleri, kaleme aldıkları metinde yerleşim birimlerinin boşaltılması uygulamasına son verilmesi, göçe tâbi tutulanlara tazminat ödenmesi, OHAL’in sona erdirilmesi ve TBMM bünyesinde kalıcı bir göç komisyonu kurulması gibi öneriler de bulunuyor.
Rapor, göçle sonuçlanan ve dönemin en önemli sorunlarından biri olan Kürt Sorunu’nun sivil irade olmadan çözülmesinin imkansız olduğu gibi tespitlerde bulunması açısından büyük önem teşkil ediyor.
CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu, 1999
CHP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Algan Hacaloğlu’nun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının yaşadığı 'mağduriyetin' sebep ve çözüm önerilerine yer veriyor.
Bölgede şiddetin, eşitsizlik, hukuksuzluk ve kuralsızlığın hüküm sürdüğünün altının çizildiği raporda, 'polis devleti' görüntülerinin halk arasındaki güvensizlik ortamını körüklediği belirtiliyor. Birliğin ancak din veya ırktan bağımsız şekilde sağlanabileceğine değinen rapor, 'sosyal demokrasinin' yapıcı rolünün altını çiziyor.
Yargı sisteminde ve kanunlarda önemli değişiklikleri savunuyor ve ölüm cezasının koşulsuz olarak kaldırılması gerektiğini ifade ediyor.
Söz konusu rapor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden (DGM), olağanüstü hal uygulamaları ve illegal istihbarat birimi diye adlandırdığı JİTEM gibi baskı aracı olan ve insan haklarına aykırı saydığı pek çok kurum ve uygulamanın sonlanması taraftarı olması açısından da önem arz ediyor.
Algan Hacaloğlu Raporu, 2000
1992 yılında insan hakları üzerine rapor yazan komisyonun başındaki isim olan Hacaloğlu, bir yıl önceki raporla büyük tutarlılıklar içeren yeni bir 'demoratikleşme' belgesine imza attı.
Çoğulcu demokrasinin hayata geçemediğini savunan rapor, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sicili, askerler ve silahlı grupların kan dökmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hak mahrumiyeti, köy boşaltmaları uygulamalarının sürmesi ve anti-demokratik kurum ve uygulamalarının kaldırılması önerisinin yanı sıra, yeni bir anayasa yazılması tavsiyesiyle dikkat çekiyor.
DTP Siyasi Tutum Belgesi, 2007
Demokratik Toplum Partisi’nin 8 Kasım 2007 tarihinde yayınladığı belge, Kürt Sorunu’nun çözümünde Halkın Emek Partisi’nden (HEP) doğan oluşumların yayınladığı belgeler arasında en net ve detaylısı oldu. Söz konusu belge, son döneme kadar Kürt Sorunu’nun çözümü adına yapılan tartışmalarda önemli bir tez olarak karşılaşılır nitelikte.
Bunlardan birisi, belgenin önemine vurgu yaptığı 'Türkiyelilik üst kimliği' oldu. Parti, yerel yönetimleri güçlendirmeyi amaçlayan 'demokratik özerklik' fikrinin de savunucu oldu. Kültürel farklılıkların ifadesi önündeki engellerin kaldırılmasının gereğini savunan parti, bunun da sağlıktan güvenliğe toplumu ilgilendiren tüm konularla yetkilenmiş bölge meclislerinin kurularak gerçekleşeceğini söylüyor.
Öncüllerinin olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’da ekonomik kalkınmayı da zorunlu gören parti, göç sorununun çözümü için ekonomik alt yapının oluşturulması gerektiği yönünde görüş belirtiyor. DTP, bölgedeki refahın ancak işsizlik, eğitim, kadın ve sağlık sorunlarının çözüme ulaşmasından geçtiğini ifade ediyor.
Saadet Partisi Raporu, 2009
Milli Görüş Hareketi’nin Fazilet Partisi’nden sonra kurulan son partisi SP'nin 2009’da yayınladığı belge, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süregelen sorunu "kirli bir oyun" olarak niteliyor ve bu sorunun acil bir şekilde çözümünün gereğini savunuyor. Kürt ve Türkler için "aynı medeniyetin varisleri" diyen parti, ırkçılık karşıtı net bir tutum sergiliyor.
Türkiye’de değişimin ancak anayasal değişiklikleri de kapsamak suretiyle gerçekleşeceği ifade edilen raporda, insan hakları da önemli yer tutuyor. Türkiye’deki hukuki uygulamalar sebebiyle 18 yaşın altındaki pek çok sayıda kişinin "terör örgütüne yardım ve yataklık" suçlamalarıyla 10 yılla yargılandıklarına değiniyor, söz konusu maddelerin derhal değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Sorunun anahtarını itidalde gören SP, hükümetin daha yumuşak bir tavır ve söylem geliştirmesini, sorunun çözümünde de hükümetin değil devletin taraf alınması gerektiğini dile getiriyor. Parti her şeyden önce, Kürt Sorunu’nun demokratikleşme sorunu olarak algılanmasının iyi bir başlangıç olacağı şeklinde görüş bildiriyor.
submitted by osmanonurkoc to KGBTR [link] [comments]


2020.07.02 10:53 erk06 Üniversite bölüm tercihi için yardımınız tavsiyeleriniz gerek

Herkese selamlar. 12. sınıfa geçeceğim bu sene. Yazılım güvenliği uzmanı olmak istiyorum. Yeteneğim ve ilgim var ama şöyle bi durum da var. MF'yim ve MF notlarım çok kötü. TM notlarım ise gerçekten çok iyi. Etrafımdaki herkes sen neden TM değilsin felan diyor. Hocalar ise iyi bir üniversite oku da bölüm önemli değil diyor. Felsefeye ve tarihe de ilgim var ama istediğim bölüm kadar değil. Acaba bu sene TM ye geçip güzel bir üniversitede felsefe mi okusam, yoksa MF'ye devam edip sikik bir üniversitede yazılım ya da bilgi güvenliği vs mi okusam diye düşünüyorum. Yardım edin gözünüzü seveyim
submitted by erk06 to KGBTR [link] [comments]


2020.04.29 01:27 tabanpuanlari Öğretmenlik KPSS Atama ve Mülakat Puanları

Öğretmenlik KPSS Atama ve Mülakat Puanları Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından yapılan alımlarda 2020 yılı en güncel listesini hazırladık. Bütün Öğretmenlik branşlarına ait alımlarda hangi il ve ilçe de hangi okula atamaları olduğu, mülakat puanlarının kaç olduğu ve en düşük kaç puanla neresinin kapattığı gibi detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
Her yıl ve her dönem yayınlanan Öğretmenlik KPSS Atama ve Mülakat Puanları listesine bu sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Öğretmenlik branşında tercih yapacak öğretmen arkadaşların her yıl yapılan KPSS A grubu Lisans sınavına girmeleri gerekmektedir. Öğretmen atama ve mülakat puanları en yüksek kpss puanından en düşüğe doğru sıralanmaktadır.
Adalet Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Aile ve Tüketici Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Almanca Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Arapça Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Beden Eğitimi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Bilişim Teknolojileri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Biyoloji Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Büro Yönetimi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Coğrafya Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Çocuk Gelişimi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Endüstriyel Otomasyon Teknolojileri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Felsefe Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Fen Bilimleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Fizik Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Görsel Sanatlar Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Halkla İlişkiler ve Organizasyon Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Harita Tapu Kadastro Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Hasta ve Yaşlı Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Hayvan Yetiştiriciliği ve Sağlığı Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
İlköğretim Matematik Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
İngilizce Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
İtfaiyecilik ve Yangın Güvenliği Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Kimya Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Konaklama ve Seyahat Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Kuyumculuk Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Laboratuvar Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Maden Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Makine Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Matbaa Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Matematik Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Metal Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Mobilya ve İç Mekan Tasarımı Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Motorlu Araçlar Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Muhasebe ve Finansman Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Müzik Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Okul Öncesi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Özel Eğitim Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Psikoloji Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Radyo Televizyon Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Rehberlik Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Rusça Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Sınıf Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Sivil Havacılık Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Sosyal Bilgiler Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Tarım Teknolojisi Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Tarih Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Tasarım Teknolojileri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Teknoloji ve Tasarım Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Tesisat Teknolojisi ve İklimlendirme Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Türkçe Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Ulaştırma Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Yenilenebilir Enerji Teknolojileri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
Yiyecek İçecek Hizmetleri Öğretmenliği KPSS Atama ve Mülakat Puanları
submitted by tabanpuanlari to u/tabanpuanlari [link] [comments]


2020.04.08 02:05 karanotlar Osmanlı’ya anayasa yazan Yunan, Rigas...

Osmanlı’ya anayasa yazan Yunan, Rigas...
Murat Sevinç
Rigas Fransız Anayasası’nı Osmanlı koşullarına uyarlamış gibi. Millas’a göre, Rigas, anayasa metninin dili ve kavramsallaştırma konusunda son derece başarılı. Ayrıca, gerektiğinde alışılmış hukuk dilinin dışına çıkarak ‘açıklayıcı’ paragraflar yazmaktan geri durmamış Rigas.
Osmanlı-Türk anayasa gelişmeleri, 19’uncu yüzyıl ile başlatılır ve II. Mahmut’un âyanlar ile imzalamak zorunda kaldığı 1808 tarihli Sened-i İttifak, ilk ‘anayasal belge’ kabul edilir. İlk anayasa ise 1876 tarihli Kanun-u Esasi’dir. Buna mukabil, biraz daha geriye gidersek, trenin kaçtığını ve ‘yenilenmenin’ bir zorunluluk olduğunu, askeri alanda Nizam-ı Cedit’i (Yeni Düzen) oluşturma ve yönetim alanında ise Meşveret (Danışma) yöntemini başlatma işlerine girişen III. Selim tarafından açıklıkla fark edildiğini görürüz. III. Selim tahta, Fransa’da devrim yılında oturmuştu. Fransız Devrimi, bütün kıta üzerinde etki yapmıştır. İlkeleriyle, halk egemenliği ideolojisiyle ve sonrasında Napoléon ordularının zaferleriyle… Uluslaşma sürecinin fitilini ateşleyerek…
Çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı’nın da bu gelişmelerden etkilenmemesi mümkün değildi ve 1821-1829 Yunan isyanından başlayarak bütün bir yüzyıl, imparatorluğun hızla toprak kaybetmesine sahne oldu. Kuşkusuz imparatorluğu sömürgeleştirmeyi kafalarına koymuş yabancı devletlerin büyük desteği ve katkısıyla.
İşte 1821’den başlayarak bağımsızlık mücadelesini veren Yunan bağımsızlıkçıları ve bugün Yunan milliyetçileri açısından sembol olmuş bir devrimci, kendi tercih ettiği isimle, Velestinli Rigas’tır (ölümünden sonra Yunan aydınlar tarafından, ‘daha Yunan’ olan bir isim, ‘Feraios’ olarak adlandırılmış ve günümüzde Rigas Fereos olarak biliniyor). Fransız Devrimi’nin etkisinde kalıp kapsayıcı bir anayasa yazma ve devrim başlatmaya niyetlenen cesur biri. Herkül Millas’ın sözcükleriyle, ‘erken’ değil, ‘ilk’ öten horozdu Rigas.

Velestinli Rigas
Bugün size, bu ayrıksı Osmanlı uyruğundan, onu anlatan bir makaleden söz edeceğim. Kapsamlı makalenin yazarı Herkül Millas. Bilindiği gibi, Ankara’da doğan, eğitimini Türkiye’de gören, TİP üyesi, Yunan ulusu ve tarihi hakkında önemli çalışmaları olan ve halihazırda Atina’da yaşayan önemli bir araştırmacı, akademisyen ve entelektüel, Herkül Millas. Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e başlığıyla yayımlanan bir ‘sempozyum’ kitabının içinde yer alan makalesinin başlığı, Velestinli Rigas’ın Anayasası.
Türkiye’de anayasa tarihiyle ilgilenmeye başlayan genç akademisyenler, fazlaca kaynakta yer almayan Velestinli Rigas ile henüz karşılaşmamış olabilir. Oysa, Osmanlı uyruğu olup Fransız Devrimi sonrasında bir ‘anayasa’ yazan devrimciden haberdar olmalarında büyük yarar var. Burada, kısaca Velestinli Rigas’tan ve makalenin özellikle anayasa ile ilgili kısımlarından söz etmek istiyorum.
Herkül Millas’a göre Velestinli Rigas, Yunanistan’da adı hâlâ anılan, şiirleri okunup adına dergiler yayınlanan bir devrimci. Osmanlı-Türk tarihçiliği açısından ise pek bilinmeyen bir rolü var: “Rigas, Osmanlı İmparatorluğu içinde demokratik bir devrim gerçekleştirmek için çalışanların, herhalde ilkidir… Rigas, Osmanlı Devleti’nde cumhuriyet ve halk idaresi (demokrasi) istediği için devlet tarafından öldürülen ilk kurban da sayılabilir.”
1757 yılında Teselya’nın Velestino köyünde dünyaya gelen Rigas, Osmanlı’yı, ‘Dünyanın en güzel devleti’ olarak niteler ve hayalini kurduğu ülkenin önündeki engelin ‘tiran’ yani ‘sultan’ olduğu düşüncesindedir. Hayal ettiği ise, dil ve din farkı gözetmeden ‘bütün ulusların’ bir arada yaşayabileceği, hiçbir ulusun diğerleri üzerinde egemen olamayacağı bir düzendir. Bunun yolu, tiranın bir halk ayaklanması ile devrilmesidir. Epeyce hareketli ve çok dil öğrendiği (Yunanca, Fransızca, Türkçe, Arapça, İtalyanca, Almanca) bir gençlik sürer Rigas. Haziran 1790’da, o esnada çok sayıda Helen’in yaşadığı (kuşkusuz Devrim’den etkilendiği) Viyana’ya gider ve kısa süre kaldığı şehirde, o yılların devrimciliğinden esinlenmiş iki kitap yazar. Yayınlamayacağı ikinci kitaptaki bir cümlesi, sonrasında popüler olur: “Özgür düşünen, iyi düşünür.” Viyana’daki ortam Rigas’ın düşüncelerini geliştirmesi için uygun koşulları sağlar. Bu esnada, Helen dünyasının yüzünü ‘Tiran düşmanı’ Fransızlara çevirmesinde, Avusturya ve Rusya’nın Osmanlı ile barış anlaşmaları (Ziştovi ve Yaş) imzalamasının da etkisi olur. Rigas 1797’de ikinci kez Viyana’ya gittiğinde ise artık ‘kuşku duyulan’ liberallerden biridir; çünkü Fransa ile savaşan Avusturya’da siyasi iklim değişmiştir. Bu tarihlerde Rigas, arka arkaya yayın yapmaktadır ve ‘haritaları’ da bunlardandır. En bilineni, üçüncüsü, ‘Hellas’ın Haritası’dır.
1790 sonlarından itibaren Rigas, etkisinde olduğu Fransız Devrimi’nin ilkelerini içeren siyasal eylemliliğini ortaya koyar. Napoléon savaşları sayesinde Fransız ideolojisi yurt içini çok aşan etkiler yapar ve ‘dünya halklarını özgürleştiren bir ideoloji’ olarak algılanmaya başlanırken, Osmanlı egemenliğindeki Helenler’in bir kısmı da söz konusu heyecanı paylaşıyordu. Millas’a göre, Rigas’ın siyasal amaçları bağlamında hangi yollara başvurduğu çok açık değil. Napoléon’a bir mektup yazarak iletişim kurduğu ve Helen’ler adına yardım talep ettiği de biliniyor.
Anayasa metnine geçmeden önce, Rigas’ın, devrimci manifesto olarak benimsenecek meşhur bir ‘şiiri’ olduğunu da hatırlatmalı. Herkül Millas’a göre, “İdeolojik içerik açısından incelendiğinde, şiirin, etnik değil, sınıfsal ağırlıklı bir anlayış ile kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Temel anlayış, ‘Tiranlığın’ yıkılması gerekliliğidir. Bunun sağlanması için, herkes, din ya da etnik özellikleri bir engel oluşturmadan bir araya gelip devrim için çalışmalıdır.” Amacı, devrim yolunda ‘herkesi’ bir araya getirmektir ve Rigas’a göre başarının yolu ‘reaya’ (köylü) ile birleşmekten geçiyor.
Fransız Devrimi’nin kavramlarıyla (vatan, özgürlük, tiranlık, vatanseverlik, yasa, adalet, kardeşlik…) bezenmiş, şiirden:
“Ne güne dek arkadaşlar, darda yaşayacağız,/ aslanlar misali, yalnız, bayırlarda dağlarda…/ Bir saatlik özgür yaşam yeğdir bize/ Kırk yıllık köleliğe, hapise. … /Köleysen eğer, neye yarar yaşaman?/ Düşün, ateştesin her an./ İster vezir ol, efendi ya da tercüman/ Hep boşa harcar seni tiran./ Yiğit kapetasyonlar, papazlar, siville Ve ağalar, öldü hepsi haksız kılıç altında/ Öylesine çoktur bunlar, Türkler ve Rumla Yitirdiler yaşamla servetlerini, nedensiz.”
Gelelim Anayasa’ya…

Herkül Millas
Herkül Millas’ın tanımıyla: “Rigas, Ekim 1797’de bir ayaklanmayı ve Fransa’daki rejime benzer bir gelişmeyi hedefleyen eylemlerini, her zaman gizliliğe dikkat ederek hızlandırır; ‘İnsan Hakları Bildirgesi’ni ve ‘Anayasa İlkeleri’ni hazırlar ve bastırır. Bu iki metin bir arada, ‘Rigas’ın Anayasası’ olarak bilinir.”
1793 Fransız Anayasası’nı ‘izleyen’ Anayasa, üç bin nüsha bastırılmış. İlk bölüm 35, ikinci bölüm 124 madde. Rigas Fransız Anayasası’nı Osmanlı koşullarına uyarlamış gibi. Millas’a göre, Rigas, anayasa metninin dili ve kavramsallaştırma konusunda son derece başarılı. Ayrıca, gerektiğinde alışılmış hukuk dilinin dışına çıkarak ‘açıklayıcı’ paragraflar yazmaktan geri durmamış Rigas.
Anayasa’nın Giriş’inde ‘Helen’ demokrasisinden söz edilir, ancak burada bir etnisiteyi değil, Eski Yunan demokrasi biçimini belirtir. Zira tüm metne hakim olan, bir kimliğin egemenliğinden çok, tümünün birlikteliği. Ezcümle, “Arnavutça konuşan Müslüman da Helen’dir.” Bir süre sonra Yunan milliyetçiliğinin unsurları görülecek olsa da, Rigas’ta yurttaşlık için önemli olanın ırk, dil, din değil; yasalara duyulan sadakat olduğu söylenebilir. Devletin resmi dili ‘Helence’ olacaktır. Gerekçesi, Helence’nin en basit ve tüm ulusların en kolay öğreneceği dil oluşudur. Kuşkusuz her ne kadar bağımsız bir ulus devlet amacı olmasa da, Rigas’ın Yunan ‘kültürünün’ egemenliği düşlediği de gerçek. Niyeti, Osmanlı’yı yıkmak değil, Fransa’daki gibi demokratik yapıya sahip olmasını sağlamaktı. Düşman olan ‘uluslar’ değil, tirandı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Problemler, Araştırmalar, Tartışmalar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, 421 syf.
İnsan hakları kısmı, yine Fransız Devrimi etkisinde. Temel yurttaş hakları (mülkiyet, kanuni hakim, müsadere yasağı…), kişi güvenliği tanınıyor. Hatta ‘sosyal hak’ olarak kabul edilebilecek ilkeler mevcut: Çalışanlara yardım sağlanması, herkese okuma yazma öğretilmesi, yoksulların vergi vermemesi vs. Anayasa’nın 35’inci maddesi direnme hakkını da tanıyor: “İdare, halkın ya da halkın bir kesiminin şikâyetlerini dinlemediği ve halletmediği durumda halkın ayaklanması en kutsal haktır.”
Seçimlere yalnızca mülk sahipleri değil halkın tümü katılır ve seçilenler ülkenin temsilcisidir. Yasa karşısında herkes eşittir, vergi ise zenginlikle orantılı şekilde alınır. Yönetim ilkeleri ardından, anayasa önerisi şu ifadelerle sona eriyor: “Anayasa Helenlere, Türklere, Ermenilere, Yahudilere ve başka bütün uluslara… eşitliği, özgürlüğü ve mal güvenliğini, din özgürlüğünü, sonsuz basın özgürlüğünü… toplantı özgürlüğünü ve insan haklarını garanti eder.”
Herkül Millas’ın, Rigas’ın metni hakkındaki genel değerlendirmesi şöyle: “Düşünürün istedikleri, ortaya çıkmasını düşlediği yeni durumlar, çevresinde var olmayan durumlardı. Anayasa’nın hedefleri, Osmanlı toplumunun o yıllarda sunamadığı ortamdır. Gelişmekte olan dinamik kentli bir cemaatin içinde hareket eden Rigas’ın isteklerinin Batı Avrupa burjuvazisinin istekleri doğrultusunda olmaları, Osmanlı toplumunun çelişen iki gücünü de sergiliyor olabilir: Bir yanda, hukuk alanında hareket serbestliği ve mal güvencesi arayan yeni bir sınıfın yeni gereksinimleri, öte yanda eski düzenin devamında kendi çıkarlarının devamlılığını gören tutucu güçler. Her metin gibi Rigas’ın yazdıkları da, dönemin gereksinimlerini ve tanıklığını yansıtır.”
Herkül Millas, makalesinin devamında; Yunan resmi tarihinin, klasik ve modern tarihçilerin ve Türk araştırmacıların (pek az) Rigas’a nasıl yaklaştıklarına değindikten sonra, büyük ölçüde Taner Timur’dan alıntılarla, Osmanlı ve kendi dönemi/koşulları bağlamında Rigas hakkında derli toplu bir genel değerlendirme yapıyor. Okumanızı öneririm…
Devrimci Rigas, yayınlarına da el koyan Viyana polisi tarafından tutuklanır. İntihar etmeyi dener, başaramaz. Burada anlatılması gereksiz gelişmelerin ardından, aralarında Rigas’ın da bulunduğu sekiz ‘suçlu,’ 10 Mayıs 1798’de Belgrad’da Osmanlı idaresine teslim edilir. Rivayet odur ki, kırk gün işkence edilir, İstanbul’dan gelen ferman uyarınca kementle boğularak öldürülerek Tuna’ya atılmışlardır.
Herkül Millas’ın teşhisini, yineleyelim: Velestinli Rigas, erken öten değil, ilk öten horozdu…

https://www.gazeteduvar.com.tyazarla2018/08/09/osmanliya-anayasa-yazan-yunan-rigas/?fbclid=IwAR2njOjXEp9-UlLwxJTvzunAjVytsxxxVi9vYjxGkqX_WV4Mmd7lRdt4jms
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.14 14:01 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to Turkey [link] [comments]


2020.03.14 13:52 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Geçen seferki post'um burada güzel geri dönüş almıştı. Bu sefer yine benzer ama farklı bir konuda bir paylaşımla karşınızdayım. Yazı boyunca karşınıza çıkacak şeylerin, subreddit'in formatına uygun olduğunu düşünüyorum.
Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.02.02 06:09 slasher011 RESMİLEŞTİ DİKKAT

T. C. Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü'nün 30.01.2020 tarih ve 69471265-010-06/1955 sayılı Milli Güvenliği tehdit eden örgüt ve yapılarla irtibatlı kamu çalışanları hakkındaki Genelge (2020/2) Resmi Gazete'de yayınlanmıştır.
Ayrıca MİT Müsteşarlığı Sosyal Ağ Bildirgesi, doğrultusunda Reddit'in güvenlik açığından ötürü hesabım üzerinde bulunan tüm verilerimin (ip, postlarım, yorumlarım vs.) çarpıtma yolu ve yasa dışı bir şekilde sahte kişilerce kullanılmasından ve doğabilecek tüm zararlardan ilgili Türk Ceza Kanunu maddeleri gereğince Reddit sorumludur.
Şahşımın yarrağının çok büyük olduğunu ve gereğinin buna göre yapılmasını tarafınıza arz ederim.
02.02.2020
submitted by slasher011 to KGBTR [link] [comments]


2019.10.21 13:52 bezcantadunyasi Birleşmiş Milletler Gününe Özel Bez Çanta

24 Ekim 1945 Birleşmiş Milletler Örgütünün kuruluş tarihidir. Birleşmiş Milletler Örgütünün amacı esasında evrensel barışı, uluslararasında güvenliği ve dayanışmayı sağlamak için kurulmuştur. Günümüzde ise Birleşmiş Milletlerin 176 üyesi vardır. Bu sayı da gün geçtikçe artış göstermektedir. Tarih boyunca uluslararası anlaşmazlıklar hep olmuştur ve çoğu zamanda sonucunda savaşlar olmuştur. Bir savaş uluslararası anlaşmazlıklar çözüm getirmez. En büyük savaşlardan biri hepimizin de bildiği gibi Birinci Dünya Savaşı’dır. Birçok can kaybı yaşandı ve savaş dört yıl boyunca sürdü, ülkeler kana bulandı. Gel gelelim ki Birleşmiş Milletler Örgütünün amaçları nelerdir bir bakalım.
Birleşmiş Milletlerin Amaçları
Sizde bir farkındalık yaratmak için www.bezcantadunyasi.com’dan bez çantanızı sipariş edebilirsiniz.
submitted by bezcantadunyasi to u/bezcantadunyasi [link] [comments]


2019.08.14 16:29 arifkeremgogus Arif Kerem Göğüş Kimdir

Türk ve uluslararası iş dünyasında, yenilikçi çalışmaları ve vizyonuyla önemli bir değer oluşturan Arif Kerem Göğüş 1990 yılında Ankara’da Dünyaya geldi. Kapadokya bölgesi Nevşehir eşrafından Göğüş ailesinin mensubu ve Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, Nevşehir Avanos eski belediye başkanı Muharrem İlleez’in torunu olarak bu köklü ailedeki yerini aldı.
Arif Kerem Göğüş lise eğitiminden sonra Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü burslu olarak kazandı. Arif Kerem Göğüş,Başarılı iki yılın ardından eğitimine Ankara Atılım Üniversitesi’nde devam etme kararı aldı. Ankara Atılım Üniversitesi İngilizce Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Sonra kendisine konferanslar verme teklifinin geleceği Atılım üniversitede okurken iş hayatına atıldı.
Girişimci ve ticari ruhla çok genç yaşta Gayrimenkul, Enerji, İnşaat, Turizm ve Teknoloji alanında şirketlerini kurdu. Yüzlerce çalışan, onlarca proje ile markasını ulusal ve uluslararası arenaya taşıdı, şirketlerinin saygı ve güven barındıran bu marka değerini gün geçtikçe arttırdı.
Göğüş markasının kurumsal çalışmalarını bu konuda Türkiye’nin en önemli isimlerinden aynı zamanda öğretim üyesi Bülent Erkmen tarfından yapıldı.
Her zaman yaptığı işte “ilk ve en kaliteli olma” amacını belirlemiş olan Arif Kerem Göğüş, Türkiye’nin ilk “merkez residence” projesini geliştirerek yeni nesil Turizm ve Sağlık temalı Residence sistemini hayata geçirdi. İstanbul’un ve Ankara’nın en değerli lokasyonlarında Kentsel Dönüşüm ile Residence projeleri geliştirdi. üstün mimari ve mühendislik teknolojisiyle inşa edilen Residence’lar Avrupa’da 7 farklı dalda ödül aldı. yaşam kalitesi, kentsel dönüşüme katkı ve deprem güvenliği öncelikleriyle hayat bulan Trend Residence’ların kurucusu Arif Kerem Göğüş, ilk kez Los Angeles’da verdiği konferansta Trend sisteminin devamını yapacağını duyurdu.
İstanbul, Anakara, Eskişehir, Samsun, Newyork, Los Angeles, Londra, Brüksel gibi birçok şehirde İş dünyası ve Üniversitelerin davetlisi olarak girişimcilik, başarı, disiplin ve ekonomi alanında konferanslar verdi.
Arif Kerem Göğüş aynı zamanda birçok TV programında kalite ve inovasyon alanında TV programlarında konuşmacı olmuştur.
Türkiye’nin birçok resmi ziyaretinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’nın resmi heyeti içinde İş adamı olarak yerini aldı. Ülkemiz adına yurt dışında çalışmalarda bulundu. Yatırım imkanlarını değerlendirdi ve bu konuda görüşmelerde bulundu.
Gerçekleştirdiği projelerinde Türkiye’nin en önemli mimarları arasında yerini alan Doğan Tekeli, Tümay Korucuoğlu, Hasan Sökmen gibi duayen isimlerle çalıştı.
Ticari başarısı, hayata geçirdiği projeler, toplumla olan güçlü iletişimi ve sosyal sorumluluk bağları Arif Kerem Göğüş’e Türkiye ve Dünyada birçok prestijli kurumdan ödüller kazandı.
2011’de YÖK ve TÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) tarafından 3 milyon 800 bin öğrencinin oylamasıyla yılın en başarılı genç iş adamı, 2012’de Dünya tüketici akademisi yılın en başarılı iş adamı, 2012’de Las Vegas’da İnternet marketing Association tarafından teknolojiyi en iyi kullanan yapı şirketi, 2012’de Türk hukuk enstitüsü yılın en başarılı iş adamı, 2009’da avrupa gazeteciler derneği tarafından en başarılı inşaat şirketi, 2010’da Türkiye radyocular derneği yılın en başarılı iş adamı ödüllerini aldı.
2012’de World Consumer Academy tarafından İstanbul’da verilen en başarılı iş adamı ödülünü Almanya eski başbakanı Gerhard Schröder’ın elinden, yine 2012’de en başarılı iş adamı ödülünü ve en iyi inşaat şirketi ödülünü Londra’da anayasa komisyonu başkanı Burhan Kuzu’nun elinden aldı. aynı yıl Amsterdam’da Türk Hollanda iş adamları derneği katkılarıyla düzenlenen Avrupa kalite ödüllerinde Avrupa’da yılın en başarılı iş adamı ödülüne layık görüldü.
2014 yılında ABD Newyork kentinde düzenlenen her yıl Manhattan da Türk bayrağının dalgalandığı Türk günü yürüyüşüne THY, Garanti bankası gibi kurumlarla birlikte sponsor oldu.
ABD de gerçekleştirilen resepsiyonda Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu elinden plaket ve başarı ödülünü aldı.
Brooklyn Belediyesi Eski Başkanı ve şuanda New York Kültür ve Turizm Daire Başkanı olan Marty Markowitz ile New York’ta Brooklyn Belediye Başkanlığı makamını ziyaret ederek ülkemiz hakkında tanıtım ve konuşmalar gerçekleştirmiş ve iş fırsatları üzerine olumlu bir görüşme gerçekleştirmiştir.
Arif Kerem Göğüş Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Boşnak üyesi Bakir İzetbegoviç’i makamında ziyaret etmiştir. Görüşme sonunda İzzetbegoviç babası Alija İzetbegoviç’in hayatını anlatan bir cd hediye etmiştir. Daha sona Alija İzetbegoviç’in kabrini ziyaret eden Göğüş ardından üç saatlik kara yolculuğu ile Srebrenitsa kentine giderek soykırımda yakınlarını kaybedenlerle görüşerek Potocari soykırım anıtı ziyaret ederek dua etti.
Sosyal branşlar ve Sanata olan ilgisinden dolayı Arif Kerem Göğüş, Yakın Doğu Üniversitesi ve Ankara Atılım Üniversitesi’nde mühendislik eğitiminin yanında Tiyatro, Drama ve Beden dili eğitimi aldı. Atılım Üniversite’si tiyatro grubunu kurdu. Kıbrıs’da Rauf Denktaş’ın da aralarında bulunduğu seyirci kitlelerine sergilenen “ah şu bizim gençler” oyununda rol aldı. Ankara devlet tiyatrosu küçük tiyatro sahnesinde sergilenen “Sezar” oyununda Sezar’ı canlandırdı.
Arif Kerem Göğüş’ün tamamını okuduğu 1500 kitaplık bir iş dünyasında kişisel gelişim kütüphanesi vardır. En büyük ilgi alanlarından birisi ağırlıklı olarak iş dünyasında kişisel gelişim, girişimcilik ve tarih üzerinedir.
Dedesi Adalet partisinden belediye başkanı olan Arif Kerem Göğüş Menderes ailesi ile de yakın ilişkide olmuştur. Merhum Adnan Menderes’in oğlu Merhum Aydın Mendes’i Ankara’ evinde ziyaret ederek geçmiş yaşanılanlar hakkında konuşma fırsatları bulan Göğüş sonrasında da bu bağlarını hiç koparmadan Ümran Menderes ile de bir araya gelmektedir.
İş dünyasındaki ilgi alanları dışında, golf, tenis, satranç, felsefe ve tiyatro ile de ilgilenen Arif Kerem Göğüş üniversite satranç şampiyonası’nda birinci olmuştur.
Yenilikçi fikir ve girişimlerle başlattığı tüm çalışmalarını Türkiye’nin gururu olacak platformlara taşıyan Arif Kerem Göğüş artık “Arif Kerem Göğüş” ismini dünya üzerinde yaşayan tüm insanların tanıyarak güvenecekleri bir marka haline getirmeyi hedefliyor. hayatı boyunca sürdürdüğü güven, kalite ve insanlığa fayda felsefesini, iş hayatı ve yakın gelecekteki siyasi çalışmalarında da yükselterek devam ettirmeyi amaçlıyor.
Arif Kerem Göğüş, Ödül almaya gittiği Çırağan sarayındaki törende Alman asıllı dizi ve sinema oyuncusu sanatçı Wilma Elles tanışarak hayatını birleştirmiş ve 2015 yılı Temmuz ayında Amerika Birleşik Devletlerinde Melodi ve Milat Kerem isimlerinde ikiz çocukları Dünyaya gelmiştir.
submitted by arifkeremgogus to u/arifkeremgogus [link] [comments]


2019.07.15 10:30 nishmuhendislik Yüksek Gerilim İşletme Sorumluluğu

Yüksek Gerilim İşletme Sorumluluğu
Yüksek Gerilim İşletme Sorumluluğu Nedir?
Etkin değeri 1000 voltun üstünde olan fazlar arası gerilim yüksek gerilim (YG) olarak tanımlanır. Yüksek gerilim diye tabir edilen 1kV’un üzerindeki tesisler doğru işletilmediğinde can ve mal güvenliği açısından büyük tehlike yaratırlar. Bu nedenle risklerin azaltılması için bazı yasal düzenlemeler getirilmiştir.
1kV ve üstü enerji ile beslenen tesisler ve binalar, işletmelerinde Elektrik Mühendisleri Odası tarafından eğitim almış sertifikalı bir Elektrik Mühendisi bulundurmak veya sözleşmeli olarak dışarıdan hizmet almak zorundadırlar. Yüksek Gerilim İşletme Sorumlusunun bir sözleşmeyle işletmelere verdiği hizmete “Yüksek Gerilim İşletme Sorumluluğu” denmektedir.
Yüksek Gerilim İşletme Sorumluluğu, ilgili yönetmelik ve standartlara uygun olarak EMO tarafından verilen yetki belgemiz ile bünyemizde bulunan ve yetki belgesine sahip SMM’ler tarafından yapılmaktadır.
https://preview.redd.it/b13zfgxdhfa31.jpg?width=1519&format=pjpg&auto=webp&s=32f15f73fd7ab4425839bdd862b5a3c9d25cf28b

Yüksek Gerilim İşletme Sorumluluğu Neden Yapılır?

1 kV’un üzerindeki tesisler; doğru kurulmadığında ve doğru işletilmediğinde can ve mal güvenliği açısından büyük risk taşırlar. Bu nedenle; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), riski azaltmak ve tesis güvenliğini artırmak için bazı yasal düzenlemeler yapmışlardır.
1 kV’un üstündeki yüksek gerilim tesislerinin işletme sorumluluğunu üstlenen elektrik mühendislerinin yetki ve yükümlülükleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca yürürlüğe konulan 30.11.2000 tarihli ve 24246 sayılı Resmî Gazete‘de yayımlanan Elektrik Kuvvetli Akım Tesisleri Yönetmeliği’nde belirtilmiştir.
Bu yönetmelik, 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği kanunun hükümlerine dayandırılarak yasal ve zorunlu hale getirilmiştir.
Kaynak: https://www.nishmuhendislik.com/yuksek-gerilim-isletme-sorumlulugu/
submitted by nishmuhendislik to u/nishmuhendislik [link] [comments]


2019.06.24 09:31 Haberekspresi PIN Kodlarında büyük tehlike

PIN Kodlarında büyük tehlike
https://preview.redd.it/5tx4errgc9631.jpg?width=1200&format=pjpg&auto=webp&s=bbddcabd25bbd7d257ecfacb4ea0652b1038fb40

PIN Kodlarında büyük tehlike

Telefon kullanıcılarının yüzde 26’sının aynı PIN kodlarını tercih ettiği ortaya çıktı. Antivirüs ve internet güvenliği kuruluşu ESET, en çok kullanılan 20 PIN numarasına dikkat çekti ve “bunları kullanıyorsanız hemen değiştirin” çağrısı yaptı.
ESET, çeşitli araştırmalardan yola çıkarak kısa süre önce dünyada milyonlarca kişinin benzer parolaları kullandığı konusunda uyarıda bulunmuştu. ESET bu kez de, bilgi güvenliği eğitimi üzerine uzmanlaşmış ABD merkezli Sans Enstitüsü’nün araştırmasına dikkat çekti. Araştırma, telefonun kilidini açmak üzere girilen PIN numaralarının çoğunun aynı olduğunu söylüyor. Buna göre en çok tercih edilen 20 telefon PIN kodu şöyle sıralanıyor:
0000
1004
1010
1111
1122
1212
1234
1313
2000
2001
2222
4444
3333
4321
5555
6666
6969
7777
8888
9999

Yüzde 26 bu numaraları tercih ediyor

Şaşırtıcı bir şekilde, bu kodlar denenerek test edilen tüm telefonların %26’sının kilidinin açıldığı görüldü. Bu da gösteriyor ki, telefon çalınır ya da kaybolursa, suçlular cihazın sahibi hakkında hiçbir şey bilmeseler bile, birkaç denemede telefona erişebilirler. ESET İngiltere’den Güvenlik Uzmanı Jake Moore, “Bu PIN’leri kullanıyorsanız, hemen değiştirin” tavsiyesinde bulundu.
Anlam ifade eden tarihler kullanmayın
Jake Moore, bir başka yöntem olarak kişilerin PIN kodlarını hatırlamak için, onlara herhangi bir anlam ifade eden sayılar kullandıklarını söyledi. Moore, “Telefonlarda 4 rakamdan oluşan kodlar kullanıldığında, kişiler çoğunlukla bir yıl belirten kodlar kullanıyorlar. 6 rakamlı kod gerekli olduğunda da genellikle kolay hatırlanabilen bir tarih kullanıyorlar. Ne yazık ki bu durum, bir siber suçlunun telefonunuzun kilidini açmak için olası kodları denemesine olanak tanıyor” dedi.
Nasıl güvende kalabiliriz?
Jake Moore, şu önerilerde bulundu: “En iyi önlem, telefonunuzun kilidini açmak adına sizin için anlam taşımayan bir rakam dizisi kullanmaktır. Kod oluştururken, hareketlerinizi kimin izliyor olabileceğine dikkat etmeniz gerektiğini de belirtmekte fayda var. Toplu taşıma araçlarında insanların sık sık PIN kodlarını, şifreleri girdiğini hatta telefonda, arkasındaki üç haneli CVV numarası da dahil olmak üzere tüm kredi kartı bilgilerini bağırarak paylaştığını gördüm.”
Cihazınızı yedekleyin
Moore, “Son olarak, cihazınızı yedekledikten sonra, iOS için ‘iPhone’umu Bul’ ve Android’de ‘Cihazımı Bul’ seçeneğini açarak daha fazla güvenlik katmanı eklemelisiniz; bu da çalınırsa telefonunuzu uzaktan silmenize olanak tanır. Bu cihazı bir daha asla göremeyebilirsiniz, en azından suçlular cihazınıza giremez ve kişisel verilerinize ve bilgilerinize bakamaz” diye konuştu.

haber

submitted by Haberekspresi to u/Haberekspresi [link] [comments]


2019.06.22 16:41 uzvi Kiralık gulet

Kiralık gulet
Kiraladığınız Guletiniz ile Keyifli Tatiller
https://preview.redd.it/7fpq8m2n6x531.jpg?width=800&format=pjpg&auto=webp&s=c932b18e98a10f8d8be3704022e6496c6abf9563
Güneşin içimizi ısıtmaya başladığı bugünler de tatil planları da yapılmaya başlandı. Nerede ve nasıl geçirileceği gibi sorular kafamız da uçuşmaya başladı bile… Tatil seçenekleri arasında son yıllar da artan rağbetle mavi yolculuk turları da yer almaktadır. Deniz üzerin de yüzen otelinizle birlikte her gün farklı bir koy da güne merhaba diyebilirsiniz. Berrak sular da gönlünüzce yüzebilir, güneşin tadını çıkartabilirsiniz. Otel konforunu aratmayan guletiniz ile sevdiklerinizle birlikte keyifli tatiller geçirebilirsiniz.
Kiralık gulet seçenekleri arasında sınıfına ve fiyatına göre farklılık gösteren guletler yer almaktadır. Guletler lüks ahşap teknelerdir. Türk tersanelerin de Türk işçiliği ile adeta bir nakış gibi işlenmektedir. Kiralık gulet seçenekleri arasında ekonomikten, lükse kadar pek çok seçenek bulunmaktadır. Bugün süper delüx gulet olarak adlandırılan guletler de aklınıza gelebilecek her türlü donanım ve konfor yer almaktadır. Kiralık gulet tercihinizi sizin zevkiniz ve alım gücünüz belirleyecektir.
Mavi yolculuk size doğa ile iç içe olma fırsatını sunarken, geçmiş tarihe de yakından görme fırsatı da sunabilmektedir. Mavi yolculuğa çıkacağınız guletinizi seçtikten sonra sıra çıkacağınız rotayı belirlemeye gelmektedir. Firmaların sunduğu paket rota programlarını tercih edebileceğiniz gibi, siz de bir rota oluşturabilirsiniz. Çıkmak istediğiniz mavi yolculuğu firma yetkilileri ile paylaştığınız takdirde size o doğrultu da yardımcı olacaklardır. Rotanızı belirlerken mavi yolculuk süreniz de önemlidir. 1 haftamı yoksa 2 haftalık bir mavi yolculuk düşünmektesiniz? Kiraladığınız guletiniz ile Ege ve Akdeniz’in inci gibi koylarına gezebileceğiniz gibi Yunan Adalarına da mavi yolculuğa çıkabilirsiniz.
Mavi yolculuk için rotaya da karar verdikten sonra, menüyü ve servisi sormanız da yarar var. Eğer alerjisi ya da rahatsızlık duyduğunuz bir yiyecek ya da içecek var ise bunu bildirmeniz de yarar vardır. Menü bu doğrultu da gerçekleşecektir. Lüks kiralık gulet ile çıkılan mavi yolculuklar da menü ve servis genel de aynı derece de olmaktadır. Mavi yolculuk turların da dikkat edilmesi gereken kurallar bulunmaktadır. Bu kurallar size yolculuğa çıkmadan evvel aktarılacaktır. Sizin ve gemi personelinin güvenliği açısından kurallara uymakta yarar vardır.
Türkyat kiralık lüks guletleri ile kaliteli servis ve hizmet anlayışı ile yıllardır yerli ve yabancı misafirlerine mavi yolculuk keyfi sunmaktadır. Lüks guletlerimizi ve rotalarımızı internet sitemizden inceleyebilirsiniz.
Türkyat Kiralık gulet
submitted by uzvi to u/uzvi [link] [comments]


2019.03.06 10:26 yugomsosyal İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku

İŞ HUKUKU:
İş hukukunu işçi, işveren ve devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen ve inceleyen bir hukuk dalı olarak tanımlamak mümkündür. İş hukukunun kapsamına, başkasına bağımlı olarak veyahut başkasının kuruluşuna/organizasyonuna girerek yapılan iş nedeniyle ortaya çıkan hususlar girmektedir. Ancak iş hukukunun kapsamının belirlenmesinde bağımlılık unsuru tek kıstas değildir. İkinci kıstas, iş akdidir. İş hukukun uygulama alanından bahsedebilmek için çalışan işçilerle onları çalıştıran işverenler arasında bir iş (hizmet) akdi bulunmalıdır. Üçüncü kıstas ise devlettir. Devlet, tarihsel süreç içinde iş ilişkisi içerisinde ekonomik ve kişisel bakımdan bağımlı ve güçsüz konumda olan işçileri korumak amacıyla işçi lehine asgari normları öngören emredici düzenlemeler ile iş hukukunun bir unsuru haline gelmiştir.
İş hukuku tarihsel süreç içerisinde sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkmış bir hukuk dalıdır. 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra teknik alanlarda ortaya çıkan buluş ve gelişmeler İngiltere ve daha sonrasında diğer Batı Avrupa ülkelerinde sanayileşme olgusunun ortaya çıkmasına ve seri fabrika üretiminin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Sanayi devrimiyle beraber ihtiyaç duyulan işgücünün artması nedeniyle bir işçi sınıfı oluşmuştur. Sanayi devrimi sonrasında oluşan bu durum karşısında devletin herhangi bir müdahalesi de olmaması nedeniyle işverenler tarafından tek taraflı olarak çalışma koşulları belirlenmiş ve bu nedenle ortaya ağır çalışma şartları, düşük ücretler, mesai saatlerinin uzunluğu v.b. sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda kamuoyunda ortaya çıkan tepkiler nedeniyle hem İngiltere de hem de diğer Batı Avrupa ülkelerinde devletler olumsuz çalışma koşullarını düzeltmek için pasif olan rolünü bırakarak işçi lehine uygulanacak bir takım yasaları yürürlüğe koymuştur. Gelişen süreç içerisinde ise ortaya çağdaş anlamda bir iş mevzuatı ve iş hukuku doğmuştur.
Ülkemizde ise Osmanlı döneminde çalışma ilişkilerini loncalar düzenlenmiştir. Sanayi devrimi sonrasında ise loncaların etkinliğini kaybetmesiyle beraber Tanzimat döneminde çalışma yaşamına ilişkin olarak 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi ve 1869 tarihli Maadin Nizamnamesinde iş hukukuna ilişkin bazı düzenlemelere yer verilmiştir. 1877 yılında yürürlüğe giren Mecellede de iş ilişkilerine ilişkin bir takım düzenlemelere yer verilmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise iş hukukuna ilişkin olarak düzenlenen ilk yasa 1924 tarihli 394 sayılı Hafta Tatili Hakkında Kanundur. Ayrıca Mülga 1926 tarihli 818 sayılı Borçlar Kanununda da hizmet akdine ilişkin hükümlere yer verilmiştir.
İş hukukunu bireysel ve toplu iş hukuku şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. Bireysel iş hukuku işçilerin işverenler ile birel olarak ilişkilerini düzenlerken, toplu iş hukukunda ise işçi ve işverenlerin kendi aralarında oluşturdukları sendikalar neticesinde ortaya çıkan ilişkileri düzenlenmektedir.
İş hukukunun ulusal ve uluslararası kaynakları olarak; iç hukukumuzda 4857 sayılı İş Kanunu, Basın İş Kanunu, Deniz İş Kanunu, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu temel kaynaklar arasında yer almaktadır. Uluslararası kaynakların oluşumunda ise Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO), Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliğinin önemli katkıları bulunmaktadır. Özellikle Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) oluşturduğu uluslararası sözleşmeler iş hukukunun önemli kaynakları arasında yer almaktadır.
SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU:
Sosyal Güvenlik Hukuku, toplumdaki bireylerin sosyal refahını sağlayan, bireyler yönünden oluşabilecek riskleri önleme ve toplumun gelirlerinin azalmasını, giderlerinin artmasını engelleme amacı taşıyan özel hukuk kurallarını aşan bir takım kurallardan oluşan bir hukuk dalıdır.
Sosyal Güvenlik Hukukunun tarihsel süreç içerisinde doğuşuna ve çağdaş anlamda gelişimine bakıldığında, İş Hukukunda olduğu gibi Sosyal Güvenlik Hukuku da sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan sosyal ve toplumsal sorunlar sebebiyle ortaya çıkmıştır. Sanayi devrimi ilk olarak İngiltere de doğmakla birlikte çağdaş anlamda sosyal güvenliğe ilişkin sistematik düzenlemeler Almanya da olmuştur. Diğer Batı ülkeleri tarafından da Almanya da oluşturulan sosyal güvenlik sistemi örnek alınarak sosyal güvenliğe ilişkin hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Amerika da ise sosyal güvenlik hukukunun oluşumu ve önem kazanması 1929 yılında başlayan ve 1930’lu yıllar boyunca devam eden büyük buhran döneminde olmuştur.
Ülkemiz yönünden ise Osmanlı İmparatorluğu Döneminde modern bir sosyal güvenlik sisteminden söz etmek mümkün değildir. Sosyal güvenliğe ilişkin aile içi dayanışma dışında loncalar tarafından oluşturulan sandıklar yoluyla bir takım sosyal güvenlik uygulamalarına yer verilmiştir. Tanzimat dönemi ve sonrasında da sosyal güvenlik hukukuna ilişkin kapsamlı düzenlemeler bulunmamaktadır. Cumhuriyet Döneminde ise 1936 yılında çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu ile sosyal güvenliğe ilişkin kapsamlı düzenlemelere yer verilmiştir. 1945 yılından sonra ise çeşitli sigorta kolları oluşturulmaya başlanmıştır.
Anayasanın 60. maddesinde sosyal güvenlik hakkı düzenlenmiş olup, sosyal güvenlik hakkına herkesin sahip olduğu ve devletin bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alacağı ve buna ilişkin teşkilatı kuracağı belirtilmiştir.
Ülkemizde sosyal güvenlik alanında yapılan reformlarla birlikte 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile Sosyal Güvenlik Kurumu kurulmuştur. Bu kanunla Sosyal Sigortalar Kurumu, T.C. Emekli Sandığı ve Bağ-kur’un tüzel kişiliği sona ermiş; 2006 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile de farklı sosyal güvenlik kanunlarına tabi olanlar tek bir kanun içinde düzenlenmiş ve e Sosyal Güvenlik Kurumu adı altında tek bir çatıda toplanmıştır.

http://zekidemir.com.tcalisma-alani/is-ve-sosyal-guvenlik-hukuku
submitted by yugomsosyal to u/yugomsosyal [link] [comments]


2018.11.12 04:35 sessiz_ol DEEX EXCHANGE'DE BİZİ BEKLEYEN GÜNCELLEMELER

Merhaba ben Orhan. Dostlar bugünkü yazımda Deex Exchange'da gelecek yeniliklerle beraber bu zamana kadar ki olan gelişmeleri incelemeye ve anlatmaya çalışacağım. Benim anladığım kadarıyla sizlere anlatmaya ve sizlerinde Deex Exchange'den faydalanmanız için sizleri bilgilendirmeye çalışacağım. Umarım benim bu çabalarım boşuna gitmez ve sizlerde Deex Exchange ile tanışırsınız. Hazırsanız başlayalım Bildiğiniz gibi Deex Exchange ilk gününden bu yana büyük gelişim kat etmiş ve her geçen gün yenilenmeye gelişmeye ve büyümeye açık bir Exchange ve Token olduğunu göstermeye devam ediyor. Yazımı yayınladığım bu tarihe kadar Deex Exchange borsasının alpha sürümünden beta sürümüne geçmiş ve beta ile beraber grafiklerinden tutunda görsel manada bir çok yenilik yapmış gelişmiş ve yatırımcılarının güvenliği ve kolay işlem yapabilmeleri için çalışmalarına devam etmektedir. Deex Exchange alpha sürümünde olmayan birden fazla yeniliği beta sürümü İle biz yatırımcılarının hizmetine sürmüş ve beta sürümünün gelişimini de her hafta yayınlayacakları yeni güncellemelerle devam edeceklerdir. Deex Exchange ilk kez piyasaya çıktığında Deex'in yükselişini istemeyen bir takım çevreler Deex Exchange'nin yeniliklerini ve vaadlerini yerine getirememesi için uğraş vermişlerdir fakat bu manasız uğraşlarını çabalarını Deex Exchange yaptıklarıyla boşa çıkarmıştır. Fakat bu bahsettiğim dış mihraklar Deex Exchangenin yükselmesini önlemek ve önünü kesmek için hala çabalasalarda Deex hızlı ve istikrarlı bir şekilde söz verdikleri vaadleri bir bir yerine getirip bu uğraşlarını yinede boşa çıkarmaya adevam etmektedir. Şimdi gelin sizlerle Deex Exchangenin başlangıçtaki vaadlerine bir göz atalım. 1.2018 mayıs ayında Deex Exchange Alpha sürümü 2. 2018 3. çeyreğinde Deex Exchangenin Beta sürümü 3. Deex Exchange'nin kaarından pay 4. Üçlü referans sistemi 5. Master Node 6. Mobil uygulama 7. 2019 tarihinde Graphane 2.0 geçiş.
Evet yukardada saydığım üzere genel manada Deex Exchangenin bizlere vaadleri bunlardı ve sadece bunlarlada sınırlı değil ama şuan da bunları inceleyeceğim için bunları yazım. Şimdi tek tek madde madde giderek Deex Exchangenin gelmiş veya gelecek vaadlerine bakalım. Birinci maddeden başlamak gerekirse sizlerinde bildiği üzere Deex Exchange 2018in mayıs ayında Alpha sürümüyle biz kullanıcılarına merhaba dedi. İlk günün heyecanını daha dün gibi hissediyorum. Sonrasında yine sözleri arasında olan Deex Exchangenin bundan yaklaşık bir ay önce borsanın Beta versiyonunu yayınladılar. Beta versiyonuyla beraber gelen yenilikler grafiklerde, görsellerde, kullanım kolaylığı ve güvenlik önlemlerinde hemen göze çarptı. Deex Exchange bu zamana kadar hiç bir Dex borsasında yani merkezi olmayan borsalarda bulunmayan bir güvenlik önleminide beta ile beraber biz kullanıcılarının güvenliği için bizlere sundu. Nedir bu Dex borsalarında olmayan yenilik; 2FA . 2FAnın ne olduğunu önceki yazılarımda bahsettiğim için şuan çok kısa bir şekilde özetleyeceğim. 2FA güvenlik önlemi demek yatırımcının kendisinin dışında kendi hesabına hiç kimsenin erişememesi için uygulanan bir güvenlik sistemidir. Kimi merkezi borsalarda Google Authenticator vasıtası ile uygulanmaya çalışılsa da Deex Exchange'nin uyguladığı sisteme güvenlik açısından yaklaşamamaktadır. Deex Exchange borsasından edinilen barkod ile hesabınız çok daha güvenli olacaktır. Bir diğer beklenilen özellik olan üç aylık kaardan pay. Kardan pay kısmını incelersek, Deex Exchange kullanıcılarına Exchange'nin elde ettiği kaarın %30unu kaar payı olarak vermeyi garanti ediyor. Bu bu zamana kadar uygulayan borsalar olsada Deex Exchangenin vereceği kar payının yüksek olması Deex Exchange'yi bu borsaların arasında ayrı bir yere koyuyor. Beta ile başlayan kardan pay süreci devam etmekte olup betanın ilk gününden sonraki her üç ayda Deex Exchangenin gelirinin %30u yatırımcılarına dağıtılacaktır. Diğer madde olan Üçlü referans sistemi ile kasıt şudur ki Deex Exchange'ye kayıt olan her yatırımcının referans linkinden kayıt olan diğer insanın yapacağı ticaretten elde edeceği kar payının yanı sıra birde referansından kayıt olan insanların referanslarından dahil olan insanların ticaretlerindende kar alınabilinicektir. Bütün bunların yanında Deex Exchange Mobil uygulama, Master Node ve Graphane 2.0 olmak üzere daha nice yenilik getiricektir. Bu saydıklarımın bir çoğu yakın bir tarihte gelecek olup biz kullanızıların hizmetine sunulacağı günü yatımcısı olarak heyecanla beklemekteyim. Benim bütün çabam siz güzel dostlarımı da Deex Exchange'de görebilme isteğimdir. Unutmayınız ki DEEX HER YERDE VE HERKES İÇİNDİR. Bir diğer yazılarımda görüşmek üzere hoşçakalın DEEX ile kalın.
Resmi web sitesi: https://www.deex.exchange/ Twitter: https://twitter.com/deex_exchange Youtube: https: //www.youtube.com/channel / UC5oYUk9QC4kbM5ZBpodOUcQ Facebook: https: //www.facebook . com / groups / deex.exchange / Reddit: https://www.reddit.com/usethe_deex CoinMarketCap: https: // coinmarketcap .com / para / deex /

#deex #cryptocurrency #crypto #dex #bitshare #blockchain #cryptoexchange


submitted by sessiz_ol to u/sessiz_ol [link] [comments]


2018.09.24 15:30 yugomsosyal Tesislerde İş Saglığı ve Güvenliği

- İş Güvenliği Uzmanlığı
6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 6. maddesi gereği sigortalı çalışanı olan bütün iş yerlerinde “iş güvenliği uzmanı” çalıştırılması zorunludur. İş güvenliği uzmanına tam zamanlı ihtiyacı olmayan ve iş güvenliği uzmanını sigortalı olarak bünyesinde bulundurmak istemeyen işverenler Bakanlıkça yetkilendirilmiş Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri’nden hizmet alımı şeklinde kanuni sorumluluklarını yerine getirmiş olur.
- Çok Tehlikeli İşlerde Çalışabilir Sağlık Raporu
Çok tehlikeli veya tehlikeli işlerde çalışacak çalışanlar ile 16 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını bitirmemiş genç çalışanların işe girişlerinde ve işin niteliğine ve şartlarına göre belirli aralıklarla, bedence bu işlere elverişli, dayanıklı olduklarının fiziki muayene ve gerektiğinde laboratuvar bulgularına dayanılarak hazırlanan hekim raporu ile belirlenmesi zorunludur.
- Çalışanların Temel İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimleri
15/05/2013 tarihli ve 28648 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Çalışanların İş Sağlığı ve GüvenliğiEğitimlerinin Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” gereği; işverenler, çalışanları yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek, onların karşı karşıya bulundukları mesleki riskler ve bunlarla ilgili alınması gereken tedbirler konusunda iş yerlerinde, iş sağlığı ve güvenliği eğitim programlarını hazırlamak, eğitimlerin düzenlenmesini, çalışanların bu programlara katılmasını sağlamak ve verilecek eğitim için uygun yer, araç ve gereç temin etmekle yükümlüdür.
Tesislerde İş Sağlığı ve Güvenliği
submitted by yugomsosyal to u/yugomsosyal [link] [comments]


2018.08.03 14:15 tesispartner İş Sağlığı ve Güvenliği Hizmetleri

İş Sağlığı ve Güvenliği Hizmetleri
İş Sağlığı ve Güvenliği
Tesis Partner çözüm ortaklarından olan firmamız; 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun (20/06/2012) işveren ve işyerinde çalışanların sağlık ve güvenliğini etkileyecek tehlikelerin belirlenerek gerekli tedbirlerin alınmasını sağlayacaktır.
HİZMETLERİMİZ
-İş Güvenliği Uzmanlığı 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 6. maddesi gereği sigortalı çalışanı olan bütün iş yerlerinde “iş güvenliği uzmanı” çalıştırılması zorunludur. İş güvenliği uzmanına tam zamanlı ihtiyacı olmayan ve iş güvenliği uzmanını sigortalı olarak bünyesinde bulundurmak istemeyen işverenler Bakanlıkça yetkilendirilmiş Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri’nden hizmet alımı şeklinde kanuni sorumluluklarını yerine getirmiş olur.
-İş yeri Hekimliği 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 6. maddesi gereği sigortalı çalışanı olan bütün iş yerlerinde “iş yeri hekimi” çalıştırılması zorunludur. İş yeri hekimine tam zamanlı ihtiyacı olmayan ve sigortalı olarak bünyesinde bulundurmak istemeyen işverenler Bakanlıkça yetkilendirilmiş Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri’nden hizmet alımı şeklinde kanuni sorumluluklarını yerine getirmiş olur.
-Risk Değerlendirmesi 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 10. maddesi gereği, iş yerlerinde var olan ya da dışarıdan gelebilecek tehlikelerin; işçilere, iş yerine ve çevresine verebileceği zararların ve bunlara karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla risk büyüklüğünün tahmin edilmesi ve riskin kabul edilip edilemeyeceği konusunda karar vermeye yönelik kapsamlı bir süreç olan risk değerlendirmesi yapılması yasal zorunluluktur.
-Acil Durum Planı 18 Haziran 2013 tarihinde 28681 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “İşyerlerinde Acil Durumlar Hakkında Yönetmelik”, işletmelerin acil durum ekiplerini oluşturularak bunlara eğitim ve uygulamalı tatbikat yapmalarını öngörmektedir. İşverenler iş yerlerinde acil durum yaratacak olayları öncelik sırasına göre tespit etmek, acil durumlarda davranış yöntemlerini belirlemek ve işletme için acil durum planı hazırlamak zorundadır.
-Çok Tehlikeli İşlerde Çalışabilir Sağlık Raporu Çok tehlikeli veya tehlikeli işlerde çalışacak çalışanlar ile 16 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını bitirmemiş genç çalışanların işe girişlerinde ve işin niteliğine ve şartlarına göre belirli aralıklarla, bedence bu işlere elverişli, dayanıklı olduklarının fiziki muayene ve gerektiğinde laboratuvar bulgularına dayanılarak hazırlanan hekim raporu ile belirlenmesi zorunludur.
-Çalışanların Temel İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimleri 15/05/2013 tarihli ve 28648 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Çalışanların İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” gereği; işverenler, çalışanları yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek, onların karşı karşıya bulundukları mesleki riskler ve bunlarla ilgili alınması gereken tedbirler konusunda iş yerlerinde, iş sağlığı ve güvenliği eğitim programlarını hazırlamak, eğitimlerin düzenlenmesini, çalışanların bu programlara katılmasını sağlamak ve verilecek eğitim için uygun yer, araç ve gereç temin etmekle yükümlüdür.
-Sertifikalı Yangın Eğitimleri İşletme bünyesinde muhtemel çıkabilecek yangın ve tehlikelerine karşı önceden hazırlıklı olmak, can ve mal kaybını asgariye indirmek amacıyla alınacak gerekli yangın önleme ve söndürme usulleri, acil eylem planlarının uygulanması, binadan tahliye işlemlerinin gerçekleştirilmesi, personel kurtarma tekniklerini bu işlemlere ait kuralları belirlemektir.
-İlk Yardım Sertifika Eğitimi Sağlık Bakanlığı’nca çıkarılan, 22/05/2002 tarihli ve 24762 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “İlk Yardım Yönetmeliği”, daha sonra revize edilmiş ve değişiklikle ilgili yönetmelik, 18/03/2004 tarihli ve 25406 sayılı Resmi Gazete’de tüm kurum ve kuruluşlarda istihdam edilen her yirmi personel için 1, çok tehlikeli işlerde her on personel için 1 olmak üzere sertifikalı temel ilk yardım eğitimi almış “ilk yardımcı” bulundurulması zorunludur. İlk yardım eğitimi ve ilk yardım sertifikası vermeye yetkili kuruluşumuzda görevli olan, T.C. Sağlık Bakanlığı eğitici sertifikalı eğitmenlerimizce uygulanacak 16 saatlik teorik ve uygulamalı eğitim sonunda, İl Sağlık Müdürlüğü yetkilileri gözetiminde yapılan teorik ve uygulamalı sınavlarda başarılı olan herkes, “Sağlık Bakanlığı Sertifikalı İlk Yardımcı” olabilir.
“Güvenli ve huzurlu bir yaşam için Tesis Partneri seçin”
http://www.senolisg.com
submitted by tesispartner to u/tesispartner [link] [comments]


2018.03.04 15:24 adali125 sikke NEDİR ? Detay Analiz Hakkında Her şey

Baştan Söyleyim Sıradan Bir Kripto Para Olmayacağını Tam Tersine Kendi Tabirleri ile Çok özel bir (Dijital Varlık) olacağını Düşünüyorum.
Anadoluda icat edilen ilk para
Sikke Nedir? Sikke, M.Ö. 7. yüzyılda Anadolu'da Lidyalılar tarafından icat edilmiştir. İlk versiyonları altın ve gümüş karışımından meydana gelen maddelerden yapılmıştır. Bu doğal madeni, ilk kez altın ve gümüşe ayırarak sikke bastıran ilk Lidya Kralı Kroisos (Krezüs)’tur.
Digital varlık olarak sikke Biz Anodolu'da doğup büyüyen ve yaşayan büyük bir milletiz. Atalarımız ilk ticaretini altın ve gümüş sikkelerle yapmış, dolayısıyla sikke kelimesine aşina bir milletiz! Bundan dolayı bu digital varlığa sikke adını vermeyi uygun gördük.
SİKKE PLATFORMU Sikke platformu; Sikke elektronik parası (SKK) ve sikke platformunda oluşturulan diğer para birimleri ile ilgili transfer ve diğer işlemlerin yapıldığı, akıllı sözleşmelerin oluşturulup onaylandığı ve ileri tarihli işlemlerin yapılabildiği bir ekosistemdir.
Platformun kalbi SikkeRoot Sunucuları’dır. SikkeRoot Sunucuları; SikkeKese'leri, işletme sunucuları, akıllı sözleşmeler, mobil uygulamalar ve 3. parti uygulamalar ile sikke platformu içinde iletişimi sağlayan, kararlar alan yapay zeka destekli SikkeRoot yazılımını çalıştıran sunuculardır. SikkeNet ağından gelen tüm istekleri “Sikke Load Balancer” karşılar ve işlem tipine göre işlem yapmaya yetkili en uygun SikkeRoot Server'a yönlendirir.
Sikke platformunun iletişim ve veri taşıma dili; esneklik, hız ve yaygın bir veri taşıma formatı olması nedeni ile JSON olarak belirlenmiştir. 3. parti uygulamalar platforma SikkeAPI aracılığıyla istek gönderdiğinde tüm cevaplar JSON olarak yollanır.
SikkeNet Sikke Platformu, SiKKE A.Ş. tarafından kurulmuş ve işletilmektedir. Platform kısmi açık olup işlem onayları 3. şahısların işlettiği (veri bütünlüğü SikkeRoot tarafından anlık olarak denetlenen) SikkeNet ağındaki işlem sunucularının oy birliği ile yapılır. İşlem sunucuları her bir işlem için gerekli token’ları üretir ve karşılığında işlem tutarının %0.1'i (binde biri) oranında komisyon alır.
SikkeSmart Plarform SikkeSmart Plarform; geliştirici veya girişimcilerin Sikke platformu üzerinde SASP (Sikke Akıllı Sözleşme Protokolü) ile uygulama veya proje geliştirmelerine olanak sağlar. Geliştiriciler SASP ile tüm platform ve keselerle uyumlu uygulamalar geliştirebilir, kendi dijital parasını yaratabilir veya proje sözleşmesine bağlı emanet keselerini kullanarak projesine bağış toplayayacak uygulamalar geliştirebilirler.
SikkeAPI SikkeAPI ile geliştiriciler “Sikke Uygulamaları ve Modülleri” ile iletişim sağlayabilir, işlem emirleri gönderebilir, kese bakiyelerini sorgulayabilir, akıllı sözleşmelere katılabilirler. SikkeAPI ile ödeme alma ve ödeme gönderme işlemleri yapılabilir.
SikkeKese'leri SikkeKese'leri platform üzerinden elde edilen tüm digital varlık tokenlarını saklar ve çeşitli işlemler yapılmasını sağlar. SikkeKese'leri Akıllı sözleşmelerle ilişkilendirilerek çok farklı ve daha güvenli davranabilirler. Örneğin firma tokenlarınızı (ödemelerinizi) çıkış işlemi yapamayan bir kesede biriktirerek tokenların kaybolma, çalınma vb. tüm risklerini ortadan kaldırabilirsiniz.
SikkeKese numaraları kendi kendini doğrulayabilir nitelikte olup belirli bir formüle göre SikkeRoot tarafından üretilmektedir. Sahte SikkeKese numarası oluşturmak hemen imkansızdır.
Keseler; İndirilebilir ve donduruabilir niteliktedir. Dilediğiniz zaman kesenizin Özel Anahtarını (PrivateKey) çıktı alabilir, farklı mecralara aktarabilirsiniz.
RowBlockChain Sikke Platformu yapısı itibariyle çok hızlı olacak şekilde geliştirilmektedir. Saniyedeki işlem sayısı 100.000 olarak hedeflenmektedir. En güvenli bir şekilde, bu hıza ulaşmak için RowBlockChain adını verdiğimiz kendi dağıtık blok zinzir sistemimizi ve RowBlockChain protokolünü geliştiriyoruz.
Mobil oyunlardan, E-ticaret’e, pos cihazlarından çeşitli uygulamalara kadar transfer işlemleri saniyeler içinde güvenle yapılıp, işlem sonuçları kese sahiplerine anlık olarak bildirilebilir.
Sikke, 4. nesil bir para ve aynı zamanda ileride gerçek paraların yerine geçebilecek kadar güçlü bir kripto varlıktır. Sikke tokenları; sikke mühendislerinin geliştirdiği çok güçlü, esnek, hızlı ve güvenli RowBlockChain blok zincir teknolojimiz ile üretilen elektronik para token'larıdır. Tüm sikke tokenları birbirine SHA256 (Secure Hashing Algorithm 256) ile üretilmiş Hash'lerle bağlıdır. Bir sikke tokenının doğruluğunu bir önceki veya bir sonraki sikke tokenı tasdik eder.
Sikke; Sikke Platforumunun resmi para birimidir. Platform üzerindeki tüm ödeme ve komisyon işlemleri SKK olarak yapılır.
Sikke ve Bölünebilirlik Atalarımız sikkeleri ihtiyaçlarına göre çeşitli şekillerde bölerek kullanmışlardır. Eski zamanlarda sikkenin yüzde biri kuruş, kuruşun kırkta biri ise dirhem/para olarak adlandırılmıştır.
Sikke tokenleri 6 ondalık basamağa sahiptir. Yani bir sikke 1.000.000'a bölünebilir.
1 Sikke = 1.000 Kuruş = 1.000.000 Dirhem Sikke Hacmi ve SKK Fiyatı Toplam 100.000.000 adet sikke tokeni üretilecektir. Üretilen tokenler 5 yıllık bir periyotta kullanıma sunulacaktır. Sikke token ve işlemleri SHA256 kriptolama ve RowBlockChain zincir teknolojimiz ile birbiri ile ilişkilendirilmiştir. Bu yapı sayesinde çiftte ödeme önlenir ve ilişkili token doğrulaması sayesinde sahte veya yetkisiz işlemlere izin verilmez.
Sikke tokenlarını 1 Haziran 2018 tarihi itibari ile yerli ve yabancı borsalarda işleme açılması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Borsa platformlarında arzımız 1 SKK = 1 TL olacaktır. Sikke için hedefimiz istikrarlı ve aşırı dalgalanmalardan etkilenmeyen, yatırımcısana orta ve uzun vadede sürekli kazandıran bir digital varlık oluşturmaktır.
Çok Hızlı Dünyanın neresinden olursa olsun sikke göndermek ve almak en fazla 1sn sürer!
%100 İşlem Onayı Sikke ağında bir işleme onay vermek için %100 oy birliği sağlanmalıdır.
Bekleme Yok Bir işlemin kesinleşdiğinden emin olmak için altı işlem daha beklemeye gerek yok!
Tam Güvenlik SikkeNet ağında; Anlık, Saatlık veya Günlük gönderim limiti tanımlanabilir
Tam Gizlilik Sikke RowBlockChain zincirinde işlemler; takip edilemez, geriye yürütülemez, değiştirilemez.
Anlık Bildirimler Bir işlem anında kese kullanıcılarına anlık olarak realtime bildirim (Mail & Notification) gönderilebilir.
Sikke Kesesi
Eski insanlarımız bez veya deriden keseler diker; içine para, mühür, saat gibi değerli eşyalarını koyarlarmış. Her ne kadar teknoloji çağında olsak da, biz de sikkelerin saklanacağı, korunacağı ve işlemlerin yapıalcağı cüzdanlara "kese" ismini uygun gördük.
Kese Tipleri Sikke platformunda çeşitli kese tipleri vardır ve akıllı sözleşmelerle çalışır. Kullanıcılar amaçları doğrultusunda çeşitli tiplerde keseler oluşturabilir sikke varlıklarını buralardan yönetebilirler.
Standart Kese (Giriş ve Çıkış) : Standart kese tipidir. Sikke alım ve gönderimi yapabilir. Diğer keseler standart keselerin tiplerin değiştirilmesi ile elde edilir. Kumbara Kese (Sadece Giriş) : Sadece sikke girişi yapılabilir. Sebil Kese (Sadece Çıkış) : Sadece sikke çıkış işlemleri yapılabilir. Ortak Kese : İki veya daha fazla kullanıcının ortak kullanabildiği kese türüdür ve işlem gerçekleştirmek için her bir ortak ilgili işlem için onay vermelidir. Akıllı Kese : Sikke giriş veya çıkışının akılı sözleşmelere bağlandığı ve sözleşme kuralları çerçevesinde çalışan kese türü.
Kese Güvenliği Sikke keseleri diğer kripto keselerinden çok daha gelişmiştir ve çeşitli güvenlik araçları ile donatılmıştır. Sıcak/Soğuk Kese : Keseler soğuk kese olarak kullanabilir Aktif/Pasif Kese : Keseler kullanıma açık veya kapalı olarak ayarlanabilir Günlük Limit : Keseden günlük en fazla ne kadar sikke çıkacağı ayarlanabilir. Saatlik Limit : Keseden bir saat içinde en fazla ne kadar sikke çıkacağı ayarlanabilir. Maximum İşlem Limiti : Bir işlemde transfer edilebilecek en fazla sikke miktarı ayarlanabilir. İşlem Bildirimleri : Kesenizden bir işlem yapıldığında anlık olarak bildirim alabilirsiniz.
Sikke Madenciliği
Sikke ekibi kripto varlıkların üretimi ve işlemleri için önerilen madencilik sistemini dünya varlıklarını hunharca kullananan birer canavar ve çevre düşmanı olarak görmektedir.
Sömürü Düzenine Hayır! Yapılan araştırmalara göre Bitcoin madencilerin bir yılda tükettiği elektrik miktarı 150 ülkenin elektrik tüketiminden daha fazla olup, donanım piyasasında da aşırı enflasyona ve ürün darlığına neden olmaktadır. Bunun yanında madencilik sistemi para kazanmaya çalışan ve hüsrana uğrayan binlerce mağdur yaratmıştır. Madencilik sistemi geçmiş yıllar göz önüne alındığında belki işe yarar bir fikirdi fakat olayların bu boyuta geleceği hiç hesaplanmadı ve öngörülmedi.
Biz digital varlıkları; Üretim (Emisyon) ve İşlemler (Transaction) olarak iki farklı yapı olarak görüyoruz. Sikke token'larının üretimi için Emisyon Sunucusu, Üretilen tokenların işlemleri için "İşlem Sunucuları" çalışacaktır.
SikkeNet ağındaki "RowBlockChain Dağıtık Eş Veritabanları" ile çalışan ve sadece işlemlerin doğruluğuna onay veren işlem sunucuları, işlemin doğru olup olmadığına karar verecektir.
Sikke platformundaki "İşlem sunucuları" her bir işlem için işlem değerinin %0.1'i (binde biri) oranında bir komisyon alacaktır. Bu komisyon miktarı ilgili işleme onay veren işlem sunucuları arasında paylaştırılacaktır.
RowBlockChain Blok Zinciri RowBlockChain işlem networkümüz kapalı sistem ve giriş izne tabi olacaktır. Sadece en iyi ve en kusursuz donanıma sahip olanlar yapay zeka sistemimiz tarafından değerlendirilip puanlanacak, sıralanacak ve sisteme dahil edilecektir. Hızı düşük ve hata oranı yüksek olan donanımlar yapay zeka tarafından otomatik tespit edilip işlem emirleri daha güçlü donanımlara yönlendirelecektir. Her işlem sunucusunun kendi puan ve sırasını görebileceği şeffaf bir bilgilendirme sayfamız olacaktır.
SikkeBank ve SikkePos NEDİR?
SikkeBank Nedir? SikkeBank, sikke platforumun da yaratılan paraların (SKK) gibi, gerçek paralarla takas edilmesini sağlayan Sikke Platformunun digital bankasıdır.
SikkeBank; çeşitli borsa sitelerinden bir önceki günün borsa verilerini toplayarak gerçek para birimleri (TL gibi) ve digital para birimlerinin (SKK gibi) değerlerini alıp günlük alış/satış ortalamalarını bulur. Saat 00:00 itibariyle bu kurları baz alarak, gün boyunca farklı para birimleri arasında işlem yapmak isteyen kullanıcılara o günkü kur değişim oranlarını uygulayarak digital varlıklarının anlık olarak gerçek para birimlerine çevirebilir..
Örnek Olay: Ahmet bey restoranında sikke (SKK) ile ödeme alıyor ama sikke değerinin aşırı dalgalanma riskine karşı sabit bir kurla çalışmak istiyor. Ahmet bey dükkanı için kullandığı SikkePos'unu ayarlayarak satışlarının hesabına TL olarak geçmesini istiyor.
Ahmet Bey'in SikkePos cihazı SikkeBank'a bağlanıp güncel kur bilgilerini alarak müşterinin ödeyeceği tutarı TL/SKK oranına göre hesaplayıp, müşteriye kaç SKK ödeme yapması gerektiğini gösterir. Müşteri ödemesini SKK olarak yapar ve ödeme miktarı o günkü kur değerinden hesaplanarak işletmenin TRY Birimli kesesine, TL olarak aktarıılır.
Ahmet Bey kesesinde biriken paraları dilediği zaman banka hesabına aktarabilir! Üstelik Banka EFT ücretleri hariç hiç bir ekstra komisyon ödemeden!
SikkePos : İşletmeler için ödeme alma çözümü İşletmelerinde Sikke (SKK) ile ödeme almak isteyen kurumsal firmalara yönelik, ödeme alma çözümümüz SikkePos uygulamasıdır. Uygulama PC, Android ve İOS tabanlı tüm cihazlarda çalışabilir. SikkePos uygulamasını ücretsiz olarak indirip kullanabilirsiniz.
SikkePos mevcut yazarkasanızla entegre çalışarak, ödeme miktarını yazarkasanızdan otomatik alabilir veya manuel olarak elle giriş yapabilirsiniz. Ödeme alındığında ekranda bildirim gösterilerek işlemin onaylandığından anlık olarak haberdar olabilirsiniz.
SikkePos'lar SikkeBank özellikleri ile çalışabilirler. Yani İşletme Ödemelerini SKK olarak alıp dilediği zaman SikkeBank ile isediği bir para birimine çevirebilir, banka hesaplarına aktarabilir.
Akıllı Sözleşmeler
Akıllı Sözleşmeler; Elektronik ortamda digital bir değer taşıyan şeylerin üçüncü kişi veya kurumlara ihtiyaç duymadan aracısız, şeffaf ve yüksek güvenlikli bir şekilde kişiler arası aktarımını ve takasını sağlayan yapılardır.
Akıllı sözleşmeler; mahkeme, noter vb. kurumlara gerek kalmaksızın kişiler arası işlemler ve anlaşmalar yapabilmesini sağlamaktadır.
Anlaşma metni veya şartları detaylı bir şekilde kontrat halinde blok zincirine yazılır ve blok zincir bunu önceden girilen, işlenen kurallara göre işler.
Blok zincirine girilen akıllı sözleşmeler taraflarca okunur ve kabul edilirse sonucun yükümlülüklerini yerine getirmek akıllı sözleşmeye kalır.
SikkeSmartPlatform ve Akıllı Sözleşmeler Sikke platformunda dileyen herkes kolayca sözleşmeler oluşturabilir ve sözleşmesine kullanıcıları davet edebilir. SikkeSmartPlatform oluşturulan Akıllı sözleşmeleri takip ederek şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol ederek sözleşme şartlarını takip eder ve uygular.
SikkeICO Platformu SikkeSmartPlatforum’un bir parçası olan SikkeICO (Halka Arz) Girişimcilerin akıllı sözleşmeler ile girişimlerine fon sağlayabileceği, şartları ICO’nun akıllı sözleşmesinde açıkca belirtilen halka arz platformudur. Toplanan fonlar şartlar yerine getirince otomatik olarak proje sahibine, yerine getirilmezse ödeme yapanlara iade edilir.
RowBlockChain nedir? RowBlockChain; klasik BlockChain sisteminin iyi ve güvenli yönlerini alıp, dezavantajlarına çözüm üretmeye çalışan yeni bir BlockChain sistemidir.
RowBlockChain Sikke ekibi mühendisleri tarafından, sektörde söz sahibi olan uzmanların katkı ve görüşleri de alınarak geliştirilmektedir.
Sikke A.Ş. ticari bir firma olması nedeni ile geliştirdiği teknolojinin teknik dökümanlarını şimdilik yayınlamayı düşünmüyor. Ancak RowBlockChain teknolojimizi API’lerimizle kullanabilecek, SikkeNet üzerinden kendi RowBlockChain uygulamalarınızı ücretsiz olarak geliştirebileceksiniz.
RowBlockChain Teknolojimiz RBCP - RowBlockChain iletişim protokolü. SikkeRoot ve İşlem sunucuların iletişim protokolüdür. Standart transfer işlemleri için (Peer to Peer) için blok boyutu en fazla 1 KB’dır. Standart bir BlockChain bloğu 1024 KB - 8192 KB arasında değişmektedir. RowBlockChain’de bir blok oluşturmak için önceki bloğun data verisini yeni bloğa eklenmez! Dolayısıyla rowBlockChain klasik BlockChain sisteminden 1024 - 8192 kat daha az diske ihtiyaç duyar. Bu şu demektir: Bitcoin BlockChain blok zinciri şu an 150GB’a yaklaşmaktadır. Eğer bitcoin rowBlockChain protokolünü kullanmış olsaydı boyutu sadece 150MB olacaktı! Bloklar RowBlockChain Veritabanına belirli bir sıra ve algoritma ile eklenir. Bu sıra ve algoritma işlemi SikkeRoot tarafınan kontrol edilir. İşlemci sunucuları bir işlem için; bir önce sıradaki bloğun verilerini (Hash değeri, sıra no, gönderen, alıcı, tutar ve zaman damgasını) kullanarak SHA256 fonksiyonunu ile verinin Hash’ini hesaplar ve SikkeRoot’a gönderir. SikkeRoot oluşturulan bu yeni bloğun Hash’ini onayladıktan sonra ilgili işlem için yayınlayıp RowBlockVeritabanlarına bu bloğu ekler. İşlem sunucuları Hash elde etmek için belirli bir zorluk değeri kullanmaz sadece ilgili datayı SHA256 fonksiyonuyla hesaplayıp sonucunu iletmekle mükelleftir. Bu yöntem işlemlere anlık olarak (Realtime) onay vermemizi sağlar. Bitcoin gibi merkezsiz sistemlerde bu yöntem teknik olarak kullanılamaz! SikkeRoot, İşlem sunucularından gelen işlem cevaplarını değerlendirerek, veritabanı blok yapısı hatalı olanları anında tespit edip, veritabanı güncelleme komutu gönderir. 3 kere hatalı hesaplama yapan sunucuyu devre dışı bırakıp sıradaki sunucuyu ağa katılmaya davet eder. 1 Kb’lık rowBlockChain blok boyutu veriyi diske yazma ve network kullanımını ve hızını binlerce kez hırlandırır...
Blockchain nedir? Blockchain; özel bir ağ üzerinde, dağıtık bir veri tabanı üzerinde, o ağın kurallarına göre işlem yapma sistemidir. Sisteme dahil olan her kişi tüm veritabanını görebilir, işlem yapabilir. BlockChain sisteminde kişiden kişiye (Peer to Peer) digital varlık gönderimi gerçekleştirilebilir. Bu gönderim de sistemdeki madencilerin çoğunluğu tarafından onaylatarak resmileştirilir. Bu sayede aracı kuruma ihtiyaç duymadan gönderim onaylanmış olur. Aracısız her kullanıcı ağa bağlanabilir, yeni işlemler gönderebilir, işlemleri doğrulayabilir ve yeni bloklar oluşturabilir.
Blockchain’in dezantajları nedir? Merkezi bir yönetim yoktur : Bu aslında Bitcoin’in avantaj olarak sunulduğu bir özelliktir. Merkezi olmaması maliyetleri düşürmektedir. Ancak merkezi olmaması karar vermesini zorlaştırılıyor. 1 Ağustos’ta alınmak istenen bir karara göre 1 block’un boyutunun 1 MB’dan 8 MB’a çıkarılması tartışıldı. Bu durumda karar alınamadığı için Bitcoin Cash isimli yeni bir kripto para ortaya çıktı. Bu gibi olaylar ileriye dönük de olmayacağının bir garantisi yoktur. Çözülemez sorunlar; Yine merkezi olmaması kullanıcıların yaşadığı sorunları (digital varlığını çaldırma,hack,şifre unutma vs..) çözememesi anlamına gelmektedir. Oysa merkezi sistemlerde (Bankacılık gibi) kartınızı veya şifrenizi çaldırdığınızda 5-10 dakikada çözüm üretebilir, kaybınızı telafi edebilirsiniz. Gizlilik büyük bir yalan! Blockchain sistemlerinin vaadettiği gizlilik aslında hiç olmayan bir şeydir. Evet sistemi kullanırken hiç bir yere gerçek bilgilerinizi yazmak zorunda değilsiniz.. Oysa elinizdeki varlığı gerçek hayattaki paraya çevirmek istediğinizde karşınıza borsalar çıkar. Borsalar ise tüm kimlik hatta daha fazla bilgiyi almadan size hesap bile açmaz. Art niyetli bir kişi veya merkezi otorite borsa verilerini ele geçirdiğinde blockchain veritabanında sizin her hareketinizi geriye doğru takip edebilir. Sistem kandırılabilir; Sistemde merkezi bir onay mekanizması olmadığı için dağıtılmış onay mekanizması bulunuyor. Sistemdeki kişilerin çoğunluğunun (%51) onayladığı işlem sistem tarafından kabul ediliyor. Ancak Çin’de bazı yatırımcılar büyük yatırımlar ile Bitcoin havuzları kuruyorlar. Ve bu havuzların gücü tüm sistemin gücünün yarısını geçebilirse, tüm sistemi etkileyerek sistemi yerle bir edebilirler. Onay Süresi Uzun; Sistem teorik olarak çok hızlı olacak şekilde kurulmuş durumda. Ancak sistemin temelleri gereği her bir block 1-10 dakikada bir üretilebilmektedir. Onay alınsa bile beklemek gerekiyor; Sistemde zarar görmemek için 6 block onayı alma öneriliyor. Bu da bir para gönderimi/alımı için neredeyse 1 saat bekleme durumu oluşuyor. Ki bu günümüz bankacılık sistemine göre çok yavaş olup, günlük hayatta takas değeri olarak kullanılmaması demektir. Yüksek Data Boyutu ; Etherium gibi bazı sistemler ise 1 dakika aralıklarla block oluşturmaya izin vermektedir. Ancak 6 blok beklemeyle birlikte bir işlem ortalama 5-30dk sürmektedir. Sistemi 1 dakika veya daha az bir süreye çekmek bir zaman sonra devasa bir veritabanı boyutu gerektirecektir. Böyle bir veritabanında işlem yapmak ve bunu sağlam tutmak ekonomik olarak imkansız olacaktır. Günlük hayata yetişemeyen yavaşlık; Blockchain sistemlerinin bu kadar yavaş olması ve onay işlemlerindeki bekleme süreleri bu sistemle üretilen bitcoin, ether vs gibi digital varlıkları günlük hayatta kullanılmaz hale getirmektedir. Oysa birisi elindeki digital varlığı bir market kasasında bile kullanabilmeli. Günlük hayatta kullanılmayan bitcoin vs gibi digital varlıklar sadece bir grup azınlığın borsalardan para kazanma aracının ötesine geçemiyor.
Eylül 2016'de BlockChain'inin risklerini gözler önüne seren bir olay Krypton akıllı sözleşmeler “smart contracts” ve dağıtık iş uygulamaları geliştirmek için kurulmuş bir platform. Alt yapı olarak popüler blok zinciri Ethereum’u kullanıyordu. Bu artık geçmişte kalacak zira site tümüyle altyapısını Ethereum’dan Bitcoin’e geçiriyor.
Krypton kurucusu Stephanie Kent yayınladığı bir açıklamada bu kararı Eylül ayının başında yaşadıkları iki büyük kompleks dijital saldırı sebebiyle aldıklarını belirtti. Saldırıları “51 crew” adındaki bir dijital korsan grubu üstlendi.
Saldırganlar önce çevrimdışı platformda kendi Krypton blok zincirlerini oluşturdular ve ardından bu zinciri yayına açarak Ethereum platformuna enjekte etmek için yüksek seviyede işlem gerçekleştirip bunları sisteme yönlendirirken ve aynı zamanda orijinal Krypton noktalarına da DDos saldırısı gerçekleştirdiler. Bu saldırı nedeniyle dijital korsanlar blok zincirinin “eğer çoğunluk bir işlemi onaylıyorsa doğrudur” kuralını manipüle ederek kendi verilerini sisteme kabul ettirdiler. Bu istismar karşısında yapabileceği bir şeyi olmadığını açıklayan Kent, altyapılarını çalıştığı kanıtlanmış Ethereum’dan güvenliği direnci kanıtlanmış Bitcoin blok zincirine geçireceklerini açıkladı.
Aslında yaşanan bu hadise blok zincirlerindeki önemli bir istismar noktasını da bizlere gösteriyor. Bu noktada mutlaka alternatif çözümlerin de geliştirilmesini bekleyebiliriz.
BlockChain Sistemleri ve RowBlockChain BlockChain’in özellikleri nedir? Her BlockChain ağının (Bitcoin,Ripple vs.) kendi kuralları ve özellikleri bulunur. Digital varlıklar içinde bulundukları BlockChain ağlarının özelliklerine göre üretilir ve işlem görürler. Yani aslında tek bir çeşit BlockChain yoktur! iİtiyaçlara göre oluşturulan çeşitli BlockChain tipleri vardır.
BlockChain ağlarını birbirinden ayıran 6 temel özellik vardır. Bu özellikler bazı ağlarda sınırlı bazı ağlarda serbest olabilir.
Kontrol : Ağın merkezi mi merkezsiz mi olacağını belirler. Merkezi ağlarda karar almak kolay olup oluşan risklere çözüm bulunabilir, Merkezsiz ağlarda %51 çoğunluğu ele geçiren sistemi alt üst edebilir, gizlilik sağlanabilir ama kontrol edilemez. Kontrolsüz büyüyen devasa data boyutları sonraki yıllarda sistemi işleyemez hale getirebilir. Bitcoin, Accenture gibi varlıklar merkezsiz, Ethereum, Ripple Yarı Merkezli, Kordoba ve Sikke ise Merkezli yapıya sahiptir. İletişim : BlockChain kayıtlarına kimlerin erişeceği ve işlem yapacağını belirler. Ağa herkesin erişim izni olursa tüm data isteyenlere dağıtılmak zorundadır. Tüm varlıklar için iletişim bir zorunluluktur, burada bakılması gereken nokta gizlilik ne derece sağlanıyor veya sağlanmıyor. İçerik : İşlemin niteliklerini belirler. Tüm BlockChain zincirlerinde olmak zorundadır. Mutabakat : Bir işlemin değişme riskini ve işleme kimlerin onay vereceğini belirler. Herkese açık zincirlerde ağın %51'ini ele geçiren işlemleri değiştirebilir. Gizliliği olmayan zincirlerde bu risk vardır. Akıllı Sözleşmeler : BlockChain zincirinde akıllı sözleşme yapılıp, yapılamacağını belirler. Yapay zeka, otonom sistemler vs. gelecek aracısız sistemlere doğru yönelmiş durumda. İnsanlar birbirine güvenmek yerine kendi aralarında basitçe anlaşmak, uzun süren noter, mahkeme v.s. süreçleri ile uğraşmamak istiyor. Ethereum, Bitcoin, Ripple zincirlerinde kısmi olarak, Accenture, Corda ve Sikke zincirlerinde ise tam olarak akıllı sözleşmeler yapabilirler. Gizlilik : Verilere kimlerin erişeceğini belirler. Kullanıcılar yada ödeme yapanlar için detaylar önemli değildir. Kullanıcı gönderidiği digital varlığın karşı tarafa güvenle ulaşıp ulaşmadığını bilmek ister. Ama bir ödeme kuruluşu kendi müşterilerine ait işlemlere ulaşmak ve raporlamak isteyebilirler işte bu noktada zincirin ilgili kısmına izin vermek gerekebilir. Accenture harici bir çok zincir tüm kullanıcılara açık olup gizlilik yoktur. Sikke Kısmı izinli bir sistemdir. Sikke RowBlockChain sistemi; gizlilik kısmı ve izinli, Akıllı sözleşme platformu olan, merkezi olarak yönetilen ama digital varlık (SKK) miktarı 100.000.000 adetle sınırlı, güvenli ve en hızlı BlokChain sistemidir.
İşin Sonunda ICO Sürecinede Göz atalım ( Değerlendirmenizi Öneriyorum)
SIKKE ICO Sikke Platformu'na Hoşgeldiniz... Öncelikle Sikke'ye güvendiğiniz için ekip olarak size teşekkür ederiz. Biz Sikke'nin orta ve uzun vadede yatırımcısına çok kazandıracak bir dijital varlık olduğuna inanıyoruz ve bu inançla yazılım geliştirmelerimizi sürdürüyoruz. Sizinde Sikke'ye inanmanızı ve bu zorlu süreçte bize güvenmenizi istiyoruz.
Sikke bir çok özelliği ile diğer elektronik paralardan ayrılmaktadır. Sikke (SKK) tasarlanırken; diğer kripto paraların aksine, sadece borsalarda işlem görmek için değil! Uluslararası bankacılık işlemlerinde veya gerçek piyasalarda da bir değişim aracı olacak şekilde (Örneğin bir market kasasında ödeme aracı...) kurgulandı. Bunun yanı sıra Akıllı Sözleşmeler, İşlem süresinin kısalığı ve özel güvenlik araçları ile sikke platformu dünyada bir ilki başarmanın yolundadır.
Sikke sadece bir elektronik para değil, Ekonomik değerlerin üretilebileceği bir ekosistem olacaktır. SKK satışlarınan elde edilen gelirler yol haritamızda belirtiğimiz şekilde, alt proje ve modüllerin geliştirilmesi için kullanılacaktır. Bu modül ve süreçler yayınlandıkça elinizdeki SKK daha da değerlenecektir.
ÖDEME YÖNTEMLERİ TL/USD/EUR Nakit ve Kredi Kartı; BTC, ETH, LTC, XRP, BCH, IOTA para birimlerinden ödeme kabul etmekteyiz. Değişim oranlarımızı görmek ve sipariş vermek için SKK SATIŞ sayfamıza gidebilirsiniz.
ŞARTLAR En az alım miktarı 100 SKK’dır Bir kullanıcı en fazla 100.000 SKK alabilir Satın alınan SKK aynı gün içinde kesenize gönderilecektir UZUN VADELİ YATIRIM Ön satışta 50.000 SKK ve üzeri alım yapanlar, 01 Nisan 2019 tarihine hiç bir işlem yapmayarak, aldığı SKK’yı kesesinde tutarsa; Kesesindeki SKK’sının %20 SKK ödül olarak verilecektir. Örneğin : Ön satışta 10.000 SKK alır ve 1 yıl boyunca hiç bir işlem yapmazsanız 2.000 SKK ödül kazanırsınız. https://www.sikke.com.tr Sitesinden Sayacı kontrol ederek Ico ya Katkıda Bulunabilirsiniz
Ön satışta tek seferde 100.000 SKK alım yapanlar, aldığı SKK’yı 31 aralık 2019 tarihine kadar kesesinde saklar ve hiç bir işlem yapmaz ise %20 SKK + SİKKE A.Ş. 2019 yılı net karının (Şirket Bilançosunda belirtilen) %20 ‘si kar pay olarak, alım yapanların SKK miktarına göre nakit olarak dağıtılacaktır.
Bir Türk Girişimi olarak bu Süreçte elimden Geldiği Kadar Destek olacağım Ben Şimdiden Yollarının açık olmasını ve başarılarının daim olmasını diliyorum.
submitted by adali125 to u/adali125 [link] [comments]


2017.11.19 20:15 fraternis ABD’nin Türkiye politikasını ne belirliyor

COPYRİGHT 2017ODATV.COM
ABD’nin Türkiye politikasını ne belirliyor
Barış Doster yazdı...
Türkiye – ABD ilişkilerinde son aylarda yaşanan gerilim, Türkiye’nin alttan alan, ABD’nin hasmane tutumuna sessiz kalan tavrına rağmen sürüyor. PKK – PYD – YPG terör örgütüne ve FETÖ ele başına verilen ABD desteğine yönelik Türkiye’nin yaptığı itirazları hiç dikkate almayan ABD, bu yolla Türkiye’ye birkaç mesaj veriyor. Türkiye’nin tavrına ilişkin birkaç örnek verip, konuyu açalım…
Misal; ABD Başkanı Trump, ayağının tozuyla 7 Müslüman ülkenin yurttaşlarına ABD’ye girişi yasağı getirdiğinde, Türkiye sert tepki göstermedi. Yasak yargıdan döndü. Yasaklı ülke sayısı, Irak’ın listeden çıkarılmasıyla 6 oldu: İran, Suriye, Libya, Somali, Sudan, Yemen. Türkiye’nin tepkisizliği, “Ortadoğu’nun lideri”, “bölgenin öncüsü”, “İslam aleminin sözcüsü”, “ümmetin lideri” gibi iddialı söylemlerle örtüşmedi. Türkiye, “Eyyy Trump” diye söze başlamadı. “ABD’nin takdiridir” sözleriyle geçiştirdi. Trump’ın bu yasağına, Arap ülkelerinin büyük bölümü sessiz kaldı. Birleşik Arap Emirlikleri destek verdi.
Misal; Malatya’nın Kürecik ilçesine, 2012 yılında NATO füze kalkanı yerleştirildiğinde radarın kimi, kime karşı koruyacağına ilişkin sorulara yanıt gelmedi. Türkiye’yi Rusya’dan, İran’dan, Suriye’den, Ermenistan’dan, Irak’tan, Yunanistan’dan koruması söz konusu olmadığına göre, radarın ABD’nin talebi doğrultusunda, öncelikle İsrail’in güvenliği için kurulduğu açıktı. Türkiye radara topraklarını açtı.
Misal; 2014’te IŞİD terör örgütü Musul’u aldığında, bunu fırsat bilen Barzani Kerkük’ü ele geçirmişti. Kaymakam tayin etti. Kenti fiilen kendine bağladı. Türkiye’den hiç itiraz gelmedi. Daha vahimi Türkiye, Ankara’dan yardım isteyen Türkmenlere, “Gidip Barzani’yle anlaşın” dedi, bir kez daha. Daha kötüsü, Türkmenleri de Şii – Sünni diye ayırdı. Barzani de bu fırsatı kullandı. Bölgenin kendisine bağlanmasını kabul ettiklerine dair, yardım ettiği Türkmenlerin elinden imzalı kâğıt aldı.
Misal; İsrail; Mavi Marmara gemisinde öldürdüğü Türk yurttaşları için 20 milyon dolar tazminat verdi, Türkiye kabul etti. Türkiye, Gazze ablukasının kaldırılması yönündeki talebinden de vazgeçti. Yargıya müdahale ederek, İsrailli yetkililer aleyhinde açılan davaları da düşürdü.
Misal; Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret eden bir şiir yazan İngiliz Dışişleri Bakanı (Ali Kemal’in torunu), Boris Johnson Türkiye’ye gelince, bu hakaret dolu şiir adeta unutuldu. İngiliz bakan, göklere çıkarıldı. Hızını alamayan bir gazete, “Boris Cansın” diye manşet attı.
ABD AŞKI TEK TARAFLIDIR
Israrla vurgulamakta yarar var; Türkiye – ABD ilişkilerinde sorunlar yapısaldır. Her ne kadar Türkiye, anketlerde ABD karşıtlığının en yüksek olduğu ülkeler arasında çıksa da, ABD Türkiye’nin siyasi, askeri, iktisadi, toplumsal, kültürel, akademik yaşamı üzerinde etkilidir, örgütlüdür. O nedenle ABD karşıtı olduğunu söyleyen halkımız, en ABD yanlısı ekonomi – politik partilere ve programlara oy verir. “Kapağı ABD’ye atmak” isteyenleri ayıplamaz. ABD malları tüketmekten gocunmaz. ABD film, müzik, dizi sektörünün gözde müşterileri arasındadır.
Anımsayalım; önceki ABD Başkanı Obama’yı ülkemizde kimileri derisinin rengi, ön adı, halasının kızlık soyadı nedeniyle pek sevmişti. Van’daki yoksul köylülerimiz, 44. başkan olduğundan, Obama uğruna 44 kurban kesmişlerdi. Dilinden demokrasi, özgürlük, barış, insan hakları sözcüklerini düşürmeyen bir avukat hanım (İstanbul Barosu başkan adayı ve halen HDP milletvekili) “Güne daha mutlu uyandım, çünkü ABD’nin başında Obama var” sözleriyle selamlamıştı Obama’yı. İşte bu Obama, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra en çok silah satan ABD başkanı olarak tarihe geçti. Bu Obama’ya başkanlık koltuğuna oturur oturmaz, henüz hiçbir icraatı yokken, göreve geldikten 8.5 ay sonra, Nobel Barış Ödülü verildi, avans olarak. Yeri gelmişken hatırlatalım; 2012’de de aynı ödülü, AB aldı. Küresel silah ticaretinde ilk sırada olan ABD’de, önceki başkanlardan Bush, 8 yıllık görevi süresince 128 milyar dolar silah satmıştı. Obama döneminde 278 milyar dolar silah sattı ABD.
TRUMP’IN TÜRKİYE POLİTİKASI FARKLI MI
Belirtelim; ABD gibi küresel çapta nüfuz sahibi emperyalist bir devletin, Türkiye politikasını, başkanın derisinin rengi, ayakkabı numarası, kullandığı parfümün markası belirlemez. Aralarındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola kadar olan Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin Türkiye politikası ABD’nin ihtiyaçlarına ve önceliklerine; siyasi, iktisadi, askeri hesaplarına; stratejik ve jeopolitik dengelere; Ortadoğu politikalarına; İsrail’in güvenlik önceliklerine; Avrasya’daki gelişmelere göre şekillenir.
Şöyle ki; Trump koltuğa oturduktan sonra, CIA Başkanını ve Genelkurmay Başkanını Ankara’ya gönderdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile telefonda görüşmesi bile haftalar aldı. İlk telefon görüşmesini İsrail Başbakanı Netenyahu ile yaptı Trump. Sonra Mısır lideri Sisi’yle görüştü. İlk yurt dışı gezisinde Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan vardı. İlk misafir ettiği liderler arasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan yoktu. Çok sonra görüştü. Beyaz Saray’daki görüşme de 23 dakika sürdü.
Manzara böyle. Ama Türkiye ABD’ye, “Cumhurbaşkanı CIA Başkanıyla görüşmez. CIA Başkanının muhatabı, dengi, muadili, mevkidaşı Ankara’da kimse, CIA Başkanı onunla görüşür” demedi. Türkiye, ABD’nin bu şekilde davranarak Türkiye’yi sadece askeri konularda, güvenlik ve istihbarata ilişkin konularda muhatap aldığını göremedi. Nitekim Türk yetkililer, ne zaman siyasi – diplomatik – ekonomik konuları açsalar, Ankara’ya gelen ABD’li askerler ve istihbaratçılar, “Bunlar bizim işimiz değil, siyasilerle görüşün” dediler.
Sözün özü: ABD’nin gözünde yerimiz, konumumuz, değerimiz, işlevimiz bellidir. Bunu, yolladığı ABD’li yetkililerin rütbesi de, FETÖ’ye ilişkin tutumu da, PKK – PYD – YPG terör örgütüne verdiği destek de, Irak ve Suriye’deki politikaları da ortaya koyuyor.

Barış Doster
Odatv.com
submitted by fraternis to Turkey [link] [comments]


2014.12.09 19:23 Hyperstatee Riot needs to fix their player support.

Made a ticket about my missing account. I got this;
" Laxus (Riot Games Player Support) Dec 08 06:53 Greetings Summoner, I'ms sorry to hear that you're having problems with your email. I would be happy to work with you, but first I will need to verify details of ownership for this account. Please do your best to provide the following: - Account Name (the name you log into the LoL client with): - Summoner Name (the name your friends see in-game): - The server you play on (NA, EU-West or EU-Nordic/East): - Creation date of the account (Month and Year): - Original email address used to register the account: - Location where you registered the account (City and Country): - List of locations that you have played on this account(City and Country): - Last IP address used to play League of Legends - http://whatsmyip.net/ - Internet Service Provider (ISP)/Internet Carrier when registering the account: - When was the last time that you had access to the account (Month/Day/Year): - List of payment methods used to purchase RP: - Other people who have ever had access to the account: - How did you first come into possession of the account: Thank you for your cooperation during the investigation of this account. I realize that I am asking for a lot of information, but please understand that security is our primary concern here at Riot. Feel free to ask me any questions that you may have. I look forward to your reply. Laxus Player Support Specialist Jungle/Support"
Fair enough I put answers to all the questions. Next response from Riot is this;
"Lootah (Riot Games Player Support) Dec 09 06:52 Bu konuda bize yazmana sevindim. Öncelikle, hesabının güvenliği için aşağıdaki soruları cevaplayıp bana göndermeni isteyeceğim. Soruları tam olarak hatırlayamasan da her soruya yanıt vermeye çalış lütfen. Bu soruların cevapları bana ulaştıktan sonra işlemine devam edeceğiz: 1- Hesap Adı (LoL istemcisine giriş yapmak için kullandığın isim): 2- Sihirdar Adı (arkadaşlarının oyun içinde seni gördükleri isim): 3- Oynadığın sunucu (TEUW/EUNE/NA): 4- Hesabını oluşturduğun sunucu (TEUW/EUNE/NA): 5- Hesap oluşturulma tarihi (Gün/Ay/Yıl): 6- Doğum tarihin (Gün/Ay/Yıl): 7- Hesap kaydı sırasında kullanılan E-Posta adresi: 8- Hesaba ulaştığın son tarih: 9- Hesap kaydını gerçekleştirdiğin yer (ŞehiÜlke): 10- Hesaba erişimi olan başka biri varsa Sihirdar isimleri: 11- Bu hesaptan yollanan hediyeler ve yolladığın sihirdarlar: 12- Bu hesaba yollanan hediyeler ve yollayan sihirdarlar: 13- Hesabından bugüne kadar yaptığın iade işlemleri(şampiyon, kostüm, rün vb.): 14- Hesabı ilk oluşturan kişi: 15- Hesaba nasıl sahip olduğun: 16- Hesapta kullanılan başka e-posta adresleri: 17- Hesabının transfer geçmişi (Hesabını hangi sunuculara aktardın?): 18- Bugüne kadar yapmış olduğun sihirdar ismi değişiklikleri (eski sihirdar ismi - yeni sihirdar ismi): 19- Satın aldığın ilk 5 şampiyon: 20- RP ile satın aldığın ilk öğe (örneğin "Barbaros Gangplank" veya "IP Takviyesi"): 21- IP ile satın aldığın ilk öğe (örneğin "Miss Fortune" veya "Rün"): Yukarıdaki her soruya cevap vermen gerçekten önemli, boş bırakılan veya “hatırlamıyorum” şeklinde cevaplanan soruların yanlış kabul edildiğini bilmeni isterim. Cevabını bekliyorum, görüşmek üzere.
Lootah Riot Games Oyuncu Destek Ekibi"
I'm not Turkish. I am Norwegian as they would know if they read the ticket. What the hell is this player support?
submitted by Hyperstatee to leagueoflegends [link] [comments]


Öğrenci Güvenliği Filmi GENEL TARİH DENEME 2 EKYS - KPSS 2020 131 TARİH 1 2019 - 2020 AÇIK ÖĞRETİM LİSE 133 TARİH 3 2019 - 2020 AÇIK ÖĞRETİM LİSE SİYASİ TARİH I - Ünite 8 Konu Anlatımı 1 4 SINIF TRAFİK GÜVENLİĞİ 1 ÜNİTE EKYS DENEME 2 TC İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK

2020-2021 Yılı 4.Sınıf Trafik Güvenliği Ders Kitabı (Cem ...

  1. Öğrenci Güvenliği Filmi
  2. GENEL TARİH DENEME 2 EKYS - KPSS 2020
  3. 131 TARİH 1 2019 - 2020 AÇIK ÖĞRETİM LİSE
  4. 133 TARİH 3 2019 - 2020 AÇIK ÖĞRETİM LİSE
  5. SİYASİ TARİH I - Ünite 8 Konu Anlatımı 1
  6. 4 SINIF TRAFİK GÜVENLİĞİ 1 ÜNİTE
  7. EKYS DENEME 2 TC İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK

aÇik ÖĞretİm lİse İŞ gÜvenlİĞİ aÇik ÖĞretİm lİse İslam kÜltÜr ve medenİyetİ ... seÇmelİ tarİh 1 - 0:41 seÇmelİ tarİh 2 seÇmelİ coĞrafya 1 Okul Fiziksel Alanlarındaki Kazalar ve İş Güvenliği - Duration: 5:34. Alper Teknik 1,430 views. 5:34. How to Start a Speech - Duration: ... tarih kursu Recommended for you. 21:06. 10 Dakikada KPSS Tarih Genel Tekrar - Duration: 10:44. KPSS EĞİTİM 304,908 views. 10:44. OKUL GÜVENLİĞİ, SAĞLIĞI VE KRİZ YÖNETİMİ EKYS 2020 3 - Duration: 20:01. Güvenliği sağlama girişimlerini sıralayabileceksiniz. ... SİYASİ TARİH II - Ünite 3 Konu Anlatımı 1 - Duration: 11:35. Açıköğretim Sistemi - Anadolu Üniversitesi 8,536 views. 2019 KPSS Genel Kültür Tarih 1. Deneme - Duration: 20:44. Sosyal Hocam 24,761 views. ... OKUL GÜVENLİĞİ, SAĞLIĞI VE KRİZ YÖNETİMİ EKYS 2020 1 - Duration: 16:20. Matematik geometri fizik kimya biyoloji 'fen bilimleri' 'sosyal bilgiler', tarih ,ingilizce ,coğrafya ,edebiyat, 1.dönem ,2.Dönem, 1.yazılı, 2.yazılı, 1.sınav ... AÇIK ÖĞRETİM LİSE İŞ GÜVENLİĞİ ... Sınıf Tarih 1 – Ders 1 – Tarih Bilimine Giriş (Eski Müfredat) - Duration: 22:49. İsabet Akademi 66,558 views. 22:49. 2019 1.